2
Bir süre beraber sessizce denize bakarak durduktan sonra ayağa kalkarak orman boyunca kamplarına doğru yürümeye başladılar. Aspan’ın uçsuz bucaksız ormanlarında nemli toprak üzerinde yürürken botlarınızın yere vurma sesi dışında duyabileceğiniz şeyler dünyanın dört bir köşesinden gelen yabani kuşların cıvıltıları, kuzeyden gelen soğuk rüzgar ile hareketlenen çalılıkların ve birbirinden büyük ağaçların yapraklarının hışırtısı olurdu. Özellikle sınırı geçilmemesi gereken yerlerden olan Kuzey Aspan başta olmak üzere çoğu yerleşkenin yıkılmış olmasına bağlı olarak, ormanlar belli bölgelerde daha da egemen hale gelmişti. Ağaçlar devleşmiş, altına bıraktığı gölgeler sabah bile olsa gece yürüyüşe çıkmışsınız gibi bir algı yaratacak kadar büyümüştü. Jayda yüzüne doğru gelen esintiyle birlikte gözlerini kapatarak derin bir nefes aldı. Gözlerini açtığında Jayden birkaç adım önüne geçmişti.
“Pusu sadece bizimkilerle mi olacak?”
Jayda hızlı adımlarla kardeşine yetişip kendisine yöneltilen soru üzerine konuşmaya başladı.
“Hayır, Meldoc kuzeyden birkaç kişiyi de yollayacakmış. Muhtemelen öğlene doğru gelmiş olurlar.”
Meldoc, KarKıranlar kampına destek veren ve ihtiyaçları olduğunda da askerlerini yollayan bir kılıç ustasıydı. İkizler bildikleri tüm dövüş tekniklerini, Jayden tüm kılıç kullanma taktiklerini ondan öğrenmişti. Jayda’nın ise dövüşe ek olarak nişan alma becerisini geliştirmesini sağlamış, ona özel bir bilek yayı yapılması için zamanında Nesnar’da yaşayan ve şimdi ise hayatta kalmak için dünyanın dört bir köşesine dağılması gerekmiş bilim insanları ve mühendisler ile beraber tasarımlar geliştirmişti. Dansçı, Jayda yayına böyle diyordu, el bileğinin hareketleriyle uyumlu hareket edecek şekilde tasarlanmış küçük çelik bir saat görünümündeydi, elinizi nişan aldığınız yere doğru eğerek üzerine takılan okları atmanızı sağlıyordu. Çelik halkanın içindeki simetrik teller yay görevi görüyordu ve onun üstüne yerleştirmek üzere tasarlanmış küçük okların durduğu bölümün hemen önündeydi. Oklar ne kadar küçük olursa olsun, sırt ve baş kısımlarına sürülen veya yerleştirilen özel taşlarla oldukça ölümcül hale getirilebiliyordu. Özel taşlar, büyülü taşlar, Jayda’nın genelde Yule’den temin ettiği ve çok nadir bulduğu parçalardı. Çevresinde silahlara taşların gücünü aktarabilen büyücüler olmadığı için, kamplarındaki Sando isimli genç bir avcı onun oklarını güçlendirmesinde yardımcı oluyordu. İkizler onu kendilerine katılması için teşvik etmişlerdi. On altı yaşında olmasına rağmen tam bir dehaydı. Kamptaki su ve yiyecek sistemlerinden, silah mekanizmalarına kadar eğitildiği her alanı rahatlıkla kavrayabiliyor, yeni tasarımlar geliştiriyor ve bunu da çok kısa sürede yapıyordu. Kraliyet’in arabalarındaki çift kilit kullanılan kutuları rahatlıkla açabiliyordu. Bu özel yapım kilitleri açtıktan sonra hiç açılmamış gibi bırakmayı nasıl yapacağını da yine o keşfetmişti. Jayda’ya öğretmeye çalışsa da Jayda bir ara ondan bu konuda daha detaylı bir özel ders almayı düşünüyordu.
Dansçı da Sando sayesinde pusularında kullanabileceği bir silah haline gelmişti. Normalde büyük, kemikten veya Dağ Elflerinin özel malzemeleriyle karıştırılan taştan yaylar kullanıyordu fakat saldırıları sırasında ağaçlara tırmanması ve dövüşmesi gerektiğinde bilek yayı kesinlikle işini çok kolaylaştırıyordu. Büyülü taşlarla elde ettikleri büyülü okları fazla harcamamaya özen gösteriyor, yalnızca acil durumlarda kullanıyordu. Özellikle patlayan okları. Bazı taşlar Doğu yakasından elde ediliyordu, Smor’un kuzeyindeki Kızıl Kanyon’da yaygın görülen Sönmüş Güneş Taşı, uygun koşullar oluşturularak eritildiğinde Jayda’nın oklarını patlayıcı yapan parçaydı. Doğu yakasına gitsem kesin en az beş kasa depolardım o taşlardan. Jayda patlayan oklarını yalnızca üç kez kullanmış ve her seferinde daha da fazla keyif almıştı. Otokontrolünü sağlamak ve güvenliği adına yanında daha az büyülü oklardan taşımaya başlamaya karar vermişti çünkü sönmüş güneş taşları belli bir hızla fırlatılmasının yanı sıra, güçlü bir darbe aldığında da patlayıcı bir özellikteydi ve dövüşürken bileğine aldığı bir darbe yüzünden ölmeyi kesinlikle istemiyordu. Fakat aklından çıkaramadığı bir şey vardı, o minik oklar bu kadar patlayıcı bir güçteyse kemik yayının devasa oku bu büyüyle kaplandığında neler yapabilirdi kim bilir. Her şey bittiğinde deneyeceğim. Ama her şeyin bitmesine daha çok vardı.
Jayden yol boyunca düşünceli şekilde bir karşıya bir çevresindeki ağaçlara bakarak ilerledi. Çevrelerine karşı tetikte olmasının getirdiği kaş çatışı, Jayda’nın verdiği haber ile daha da belirginleşmişti. “Kuzey mi? Yine keşif gezilerine mi çıkarmış askerlerini?”
Jayda da kardeşi gibi Meldoc’un bazı kararlarını tam anlayamıyordu. Meldoc kuzeyde kendilerine yardım etmeyi seçen Dağ Elfleri topluluklarından birinin lideri ve kılıç ustalarıydı. Şimdi Yabaniler olarak da anılan dağ elfleri, ormanın bekçileri olarak seçilmiş, koruyucu bir ırktı. Oldukça iri ve kuvvetliydiler öyle ki devasa parmakları için özel üretilen kılıç ve baltalarla dövüşür, efsaneye göre tek elleriyle ortalama boyutlardaki bir insanın kafatasını zorlanmadan kırabilirlerdi. Hayal etmesi bile korkunç. Jayden ve Jayda çocukluklarında saldırı teknikleri öğrendikleri dönem, arada yaptıkları dövüş merasimleri ve lider olduktan sonra yaptıkları toplantılar dışında Yabaniler ile pek görüşmüyorlardı. Irklar arası çatışma liderler arasında barış sağlanmış olsa bile kamp içinde bir türlü durulmuyordu. Kimse kimseye fiziksel veya sözlü olarak sataşmasa bile bakışlar tüm duyguları ele veriyordu. Bu yüzden de kamplar bir arada olmak yerine yakın konumlara kuruluyordu.
Meldoc da son iki yıldır kuzeye iz süren ekipler yolluyordu. Nesnar’a doğru ilerleyen okçular ve kılıç ustalarından oluşan keşif grubu şimdiye kadar yalnızca bir kayıp vermişti. Yabanilere özel düzenlenen görkemli bir cenaze töreninin ardından, yolculuklarında daha da dikkatli ilerlemişler ve buldukları her detayı not alıp resmeden çizerler ve gözcüler ile her ay yeni bilgilere ulaşmaya çalışmışlardı. Somut bir şey ellerine geçmese bile Kuzey’de yaşayan yaratıkların saldırı şekillerinden, zayıf noktalarına ve hatta bazılarının nasıl göründüğüne dair çizimleri birleştirerek varsayımlar üretebilmeye başlamaları Meldoc’un keşif ekiplerini yollamayı sürdürmesine gerekçe oluyordu.
Bazıları delice bulsa bile Jayda bunun kaçarak saklanmaktan daha mantıklı bir hareket olduğunu düşünüyordu. Delice ama gerekli. Kuzeydeki karanlık varlıkların giderek kendilerine yaklaştığı çok açıktı. Yüzyıllardır aynı şekildeki çizili sınırlar artık değişmeye başlamış, yakınlarındaki kamp ve yerleşkelerden gelen kayıp haberlerinin artması, Kuzeyde saklanan gölge insanların güneye doğru yaklaşmasına bağlanıyordu. Jayda’nın bazı gazetelerden okuduğu kadarıyla kuzeye yakın küçük kasabaların bazılarında siyah silüetlerin görüldüğü bile yazıyordu.
Kasabamızda çocuklar başta olmak üzere, tanımlanamayan varlıklar tarafından insan kaçırma vakalarının artması sebebiyle hava karardıktan sonra sokağa çıkma yasağı uygulanacaktır. Evlerinizde birden fazla ışık kaynağı bulundurmaya özen gösterin, kapı ve pencerelerinizi her daim kapalı tutun. Zorunda kalmadıkça evinizden dışarı çıkmayın. Kasaba temsilcilerimiz Ventios’daki Yüce Kurul’dan silah ve asker yardımı talep etmektedir.
Durum gerçekten iç karartıcıydı. Düşmana karşı savaşabilmek için ne ile karşı karşıya olduğunuzu bilmeniz gerekirdi.
“Bu sefer daha fazla veri ile dönmüşler diye duydum.”
Jayden yaşadığı şaşkınlıktan dolayı irileşmiş gözlerle kardeşine baktı. Kardeşinin yakından takip ettiği gelişmelere her zaman onun kadar heyecan duymasa bile topraklarındaki gizemler ve kendileri için tehlike oluşturan durumlarla ilgili bilgileri öğrenmeleri ileriki zamanlarda işlerine yarayabilirdi. Jayda beni aptal sanmaya devam etsin.
“Bakalım daha neler öğreneceğiz?”
İkizler kamplarına uzanan patika boyunca yürümeye devam ettiler. Jayda her saldırı öncesi olduğu gibi kamp alanına yaklaştıkça sessizleşmişti. Jayden artık kardeşinin bu hallerine alıştığı için gerginliğini azaltmak adına bir şey yapmıyordu. Yanında yürüyen, ormanın derinlerinden gelen esintiyle birlikte alnına süzülen birkaç saç telini kulağının arkasına toplayan Jayda’nın kendisi gibi kahverengi gözlerini kısarak artık yaklaştıkları kamplarına diktiği, ciddi yüzüne baktı. Hep duygusuz görünmeye bayılıyor. Rol yapa yapa kendi de alıştı bu hallerine. İçinde stres fırtınaları kopmuyorsa adım Jayden değil.
İkizler kamp sınırına girdiklerini içinde yürüdükleri ağaçların arasından görünmeye başlayan uzun ahşap direklerin üstündeki kamp bayraklarının belirginleşmesiyle anladılar. Girişleri temsil edenler daha uzun olmak üzere kamp sınırına belli aralıklarla yerleştirilmiş eş uzunluklardaki direklerin tepesindeki, rüzgarla dalgalanan bayraklara kirli beyaz veya açık mavi üstüne siyah boyalı sarmal şekiller çizilmişti. Topluluğun kurulduğu ilk yıllardan beri değişmeyen sembollerinin işlendiği bayrakların eskimişliği ikizler yaklaştıkça daha da göze batmaya başlamıştı. Sarmal yapıyı oluşturan ‘6’ ya benzeyen kısımdaki sökülmeler ve ‘6’ işaretinin belli bir kısmıyla aynı hizada çizilmiş hilal çizgi şeklinin boyasındaki dağılmalar Jayda’nın keyifsizce iç çekmesine sebep oldu. Kamp alanlarına girdiklerinde ise direklere çivilenmiş bayraklara kıyasla daha yeni ve temiz sancaklar çadırların arasında duruyor, ağaçların şiddetini kestiği esintiyle belli belirsiz sallanıyordu.
Çadırlarını Nesnar’dan, güney tarafındaki Uglen’e kadar uzanan Koşu Nehri’nin yakınına, yaklaşan kış mevsiminin belirtilerini en aza indirecek şekilde ağaçların iç kısmına kurmuşlardı. Bu sayede hem su kaynağına yakın kalmışlar hem de önceden gittikleri yerlere göre daha uzun süre kaldıkları kamp bölgelerinin soğuktan etkilenme miktarını azaltmışlardı.
İkizlerin gelmesiyle bazı çadırların önünde oturmuş geceden kalan dağınıklığı temizleyen, çadırına nehirden doldurduğu temiz su kovalarını taşıyan birkaç kişi saygıyla durup selam verdi ve birkaç günaydınlaşmanın ardından yaptıkları işlere devam etti. Saat daha erken olduğu için kampta fazla hareketlilik yoktu. Yeni yeni aydınlanmaya başlayan havanın serinliği ve güneşin Aspan ağaçları tarafından yer yer kesilmesi ayılmayı zorlaştırıyordu. Küçük çocuklar muhtemelen annelerinin koynunda horul horul uyumaya devam ediyorlardı. Jayda bu saatlerde kamplarını ayrıca severdi. Muhtemelen bir saat içerisinde herkesin uyanmasıyla artacak gürültünün yerine hala doğanın seslerini duymak rahatlatıcıydı. Bir de lider olmalarıyla artan saygı duruşlarına hala kardeşi gibi alışamamış olması da kamplarında az insan varken serbestçe dolaşmayı tercih etmesinin başlıca sebebiydi.
Kendilerinden büyük küçük herkes ikizleri gördüğünde yaptığı işi bırakıyor veya hayran hayran izliyorlardı. Jayden ilgiyi sevdiği için bu durum onu memnun eden bir gelişme olmuştu fakat kendisi için aynısı söylenemezdi. Jayda bunun kendilerine saygı duyulduğu için yapıldığını bilse bile bir türlü alışamamıştı işte.
On dört yaşlarındayken Jayden ile yeni kamp liderleri olma olasılıklarının yüksek olduğu konuşulduktan sonra kendilerine yöneltilen bakışların şekli değişmiş ve topluluklarındaki diğer yaşıtlarıyla kurdukları arkadaşlıkların arasına şeffaf bir duvar örülmüştü. Aralarında şakalaşırken bile çekingen ve hafif korkak tavırlar sergilenmeye başlanmış ve sanki bir yanlış hareketlerinde kamplarından sınır dışı edileceklermiş gibi mesafeli davranılmaya başlanmıştı. On yedi yaşında kamp lideri olmalarıyla bu mesafe daha da artmış, beş yıldır da bu şekilde süregelmişti.
Jayda hiçbir zaman Jayden kadar arkadaş canlısı olamamıştı ama yine de birkaç samimi dosta da hayır demezdi. Kendisiyle açık konuşacak ve belli bir seviyeye kadar da eleştirecek. Jayda hiçbir zaman tamamen hatalı olduğunu kabul edemeyenlerdendi. Bunu yapabilecek insanlara ihtiyacı vardı, ailesi haline gelmiş toplulukları ve Jayden dışında. Ama artık küçük bir fanus içerisinde her gün aynı insanları görüyordu, bir lider olduğunu ve savaş sürdüğü sürece de lider olması gerektiğini hatırlatan insanlar. Kendilerinin en iyi olmasının gerekmesi ve her yaptıklarının takdir edilmesi. Jayda için tüm bu durum bir baskı unsuruydu, hata yapamazlardı çünkü yaptıkları tek bir hata herkesi riske atıyordu. İkizi de bunun farkındaydı ama buna kendisi gibi tepki vermiyordu. Jayden lider olmalarının getirdiği sorumluluklardan ziyade ilgiyi de sevmişti. Göz önünde olmaktan ve arzu edilmekten oldukça hoşlanıyordu.
Haddinden fazla dikkat çekmek Jayda’nın stres seviyesinin artmasına, topluluğuna karşı hissettiği sorumluluk duygusunun kuvvetlenmesine sebep oluyor ve derinlerde yatan ve her hatırladığında kendisini daha da suçlu hissettiren, kamptan belli bir süre uzaklaşıp keşif yapma isteğinin üstünü örtmesinin gerekeceğini hatırlatıyordu. Belli bir süreliğine gerçekleştirmeyi düşündüğü bir şey bile olsa Jayda’nın kamptan ayrılma ihtiyacı yıllar içerisinde bir isteğe ve sonrasında yalnızca bir hevese dönüşerek giderek solmuştu. Bu kadar insan kendisine bel bağlamışken Jayda dışarıya yansıttığı gücünü tek başına koruyamazdı. Keşke biraz da olsa Jayden’ın rahatlığına ve özgüvenine sahip olabilseydim.Kardeşi her zaman bir sorun çıksa bile çözebileceklerinden emin bir tavırla hareket ederdi. Yalnız olmaktan korkmuyordu. Yanardağı mı patladı, hallederiz. Kraliyet askerleri yerimizi mi bulmuş, bir yolunu buluruz. Kamp lideri mi olmuşuz, tam yerinde bir karar. Jayda artık kamplarından ayrı, sadece kendisinin olduğu bir hayatı hayal bile edemiyordu. Jayda artık kamptı. Jayden tüm bunlarla nasıl başa çıkıyordu?
İkizler bir süre daha çadırların arasında dolaşıp, çadırlarından çıkan birkaç kişiyle konuştuktan sonra kamp sınırında nöbet tutan gececilerin yerine gündüzcülerin geçişini izlediler. Vardiyası bitenler sakince liderlerine selam vererek kendi çadırlarına yöneldiklerinde, Jayden da yaklaştıkları çadırının yakınındaki ufak ahırdaki ahşap direğe bağlanmış ve kendisine doğru gelen sahibini alımlı gözlerle takip eden atı Duma’yı sevmek için uzaklaştı. Jayda, Jayden’ın kaslı vücudunu saran koyu renk gömleğini içine soktuğu pantolonunun kemerine geçirdiği çift kenarlı kılıcını dikkatlice kenara koyarak Vetu cinsi atına büyük bir neşeyle sarılmasını izledi. At kibar duruşunu hiç bozmadan bu sarılmaya yelesini ve beyaz kuyruğunu hafifçe sallayarak karşılık verdi. Kardeşinin kıyafetleri ile atın oluşturduğu kontrast yüzünden Duma normalden daha da beyaz ve parlak görünüyordu.
Vetular, doğuştan lider ve koruyucu sınıftan bir cinsti ve nesilleri tükenmeden önce ejderha ailesinde yer alanlar ateş koruyucusu olarak anılırdı. Jayden’ın atının geçmişi ise su koruyucusu olan kanatlı atlardan geliyordu. Yaşam şartlarının değişmesinden dolayı zamanla kanatlarını kaybetmişlerdi. Vetuların Jayda’ya en ilginç gelen yanı ise sahipleriyle özel bir bağ kurmalarıydı. Tek binicilerinin olması ve onlarla telepatik iletişim kurabilmeleri bu türü eski çağlarda tehlike yaratabilecek hayvanlar arasına sokmuş ve hem yapabileceklerine duyulan korku hem de nadir görülen özel bir kürke sahip olmaları soylarının tükenme eşiğine getirilene kadar avlanmasına sebep olmuştu.
Jayden kendisine uzaktan gelen seslenme sesiyle atı Duma’nın yapışık beyaz tüylerini sevmeyi bırakıp sesin geldiği yöne döndü. Dipleri yağmurun ıslattığı çamur sıçramalarıyla kahverengiye bulanmış açık gri çadırların arasından, esintiyle hareketlenmiş sancağın yanından geçerek kendilerine doğru ilerleyen Verna göründü. Rüzgarla kusursuzca dağılmış gibi gözüken bal rengi dalgalı saçlarını topuz yapmayı bitirdiğinde çoktan Jayden’ın yanına ulaşmıştı. Jayda, bir süre aralarında konuşurken Duma’nın kafasını şefkatle okşayan ikiliyi izledi. Ne dediklerini duymuyordu ama sakin ve huzur verici bir görüntüydü. Jayda bir anlığına bunu tatlı bulmuş olmanın verdiği şaşkınlıkla yüzünü buruşturdu. Verna’yı çok severdi ama aşk meşk işleri konuşmaktan pek hoşlanmadığı konulardı. Yine de içten içe onlar adına mutlu hissediyordu.
Verna, KarKıranlar kampına ikizlerden üç yıl sonra katılmıştı. Küçüklüklüklerinden beri ayrılmaz üçlü olarak beraber vakit geçirmişler, çoğu yaramazlığı beraber yapmışlardı. Jayda ve Jayden kendilerini dövüş ve liderlik konusunda eğitecek dersler alırken Verna onlardan iki yaş küçük olduğu için farklı bir grupla derslere girer, ek olarak şifalı otlar ve botanik bilgisini de geliştirecek kitaplar okurdu. Kampta kendilerine bakan Yaşlı Muto, Verna için kırk yılda bir çıkan bir dost olduğunu ve birbirlerinden asla vazgeçmemeleri gerektiğini söylerdi. Jayda bunu pek dile getirmezdi ama rahatlıkla güvenebileceğini bildiği nadir insanlardandı Verna ve Jayden için de aynı duyguların geçerli olduğunu biliyordu.
Verna yüzünü arkalarında kendilerini izleyen Jayda’ya doğru çevirdi ve yeşil gözleri yüzüne yayılan gülümsemeyle parladı. Jayden da gözlerini az önce Verna’nın baktığı yöne doğru çevirdi ve Jayda’ya doğru hızlı adımlarla yaklaşmaya başlamış sevgilisini arkasından konuşarak takip etmeye başladı.
“Verna Yulis, biraz yavaş. Gören de Jayda’yı yıllardır görmüyorsun sanacak. Üstelik bu enerjiyi somurtan bir surat için harcıyorsun.”
Gevşek çocuk, Jayden Verna’nın yanında da kendisinin yanında olduğu kadar şımarabiliyordu. Verna Jayden’ın nesine aşık olmuştu bu kadar?
Jayda’nın konumu ahıra göre biraz daha yüksekte kaldığı için Verna ve Jayden’ın hafif bir yokuş çıkmaları gerekmişti. Yanına ilk ulaşan Verna hızlanan soluklarını toparlamayı beklemeden Jayda’ya sarıldı. Bu ani sevgi gösterisi kendisini sıkıştıran kollar yüzünden Jayda’nın da bir süre nefes alamamasına sebep oldu. Verna kollarını, aralarına katılıp konuşmaya başlayan Jayden’ın gelişiyle Jayda’nın üzerinden çekti.
“Bence bu kadar sarılma şu an fazla stresli.”
Verna hafif bir sırıtmayla Jayden’a baktı. “Ah hadi ama o kadar değildir.”
Jayden belli belirsiz bir şekilde omuzlarını silktiğinde Jayda da nefesini yeni toparlayabilmişti. Verna’nın kendisine yönelttiği yeşil gözlerinin ve gülümsemesinin daha da belirginleştiğini gördüğünde kendisini yeni bir sevgi dalgasına hazırlamak için yeteri kadar vaktinin kalmadığını anladı ve yüzü bir anda Verna’nın yumuşak ellerinin arasına giriverdi.
“Bu pusuları kaç kez yaptınız Jayda, hiçbir şey ters gitmeyecek merak etme.”
Verna’nın sesini bir bebekle konuşuyormuş gibi değiştirip inceltmesinden hoşlanmasa bile, Verna’nın kendisini sakinleştirecek sözler söylemeye harcadığı çaba biraz da olsa rahatlamasını sağlamıştı. Öyle ki artık yüzünü saran ellerden kurtulmak adına çaba göstermek için kendisini hazır hissediyordu. Verna ise hala konuşmaya devam ediyordu, Jayda arada neler söylediğini dinleyememişti bile.
“Hem yabaniler de gelecek öyle demiştin.”
Jayda yüzünü sıkıştıran ellerin arasından konuşmaya çalışınca dediklerinin fazla anlaşılır olmamasından dolayı Verna görevi başarıyla bitirmenin verdiği neşeyle geri çekildi.
“Meldoc gelmiyormuş.”
Verna’nın tek kaşını kaldırdığını görünce Jayda sakince devam etti.
“Ama asker gönderecekmiş.”
Verna göz ucuyla Jayden’a baktı ve sırıtarak konuşmaya devam etti. “İki türlü de Jayden’ın yokluğu anlaşılmaz bile..”
“Bu şu ana kadar bana söylediğin en kırıcı şey olabilir.”
İkili arasında şakalaşmaya devam ederken Jayda sadece gülümsemekle yetinmişti çünkü aklında pusu planlarını gözden geçiriyor, planlarının herhangi bir aşamasında açık olup olmadığını hesaplıyordu. Jayden kaşları çatılan kardeşini görünce ciddileşti.
“Askerleri kuzeyden gönderecekmiş biliyor muydun?”
Verna’nın gözleri bu sefer heyecan ve merak duygularının çığlıklarını atmak istiyormuşçasına büyüdü.
“Hayır, bunu bilmiyordum!”
Jayda cümlenin sonunu getiren kelimelerin kendisine yönelen heyecanlı bakışlarla birleşmesine yalnızca kafasını sallayarak yanıt verdi.
“Söylediğimi sanıyordum.”
“Hayır, söylemedin.”
“Artık biliyorsun..”
Verna gözlerini kıstı, karşısında omuz silkerek masum bir sırıtış takınan Jayda’yı süzdü.
“Hep en önemli detayı söylemeyi unutuyorsun zaten… Nedense artık.”
Verna işin biraz daha dedikodu kısmıyla ilgileniyor gibi görünse bile, kuzeyden asker geliyor olması her seferinde kampta sansasyon yaratırdı. Çünkü kuzeyden gelenler, o zorlu şartlarda hayatta kalmalarının başarısı dışında bir gizem çözme olasılıklarının anahtarını da taşırlardı. Ağızlarından çıkacak herhangi bir yeni bilgi oldukça dikkat çeker, kamp içerisinde kulaktan kulağa hızla yayılırdı. Bunun sık yaşanmaması da durumu daha özel hale getiriyordu. Çoğunlukla yabanilerin yaptıkları geziler eleştirilir ve tehlikeli olması hakkında konuşulurdu ama Jayda topluluklarındakilerin çoğunun içten içe bu gezilerin en azından bir kısmında yer almak istediğini biliyordu. KarKıranlar topluluğu ne olursa olsun isyankar bir ruha sahipti ve bu içlerinde korkuya yer bırakmamaları gerektiğini gösteriyordu.
Kendisini dikkatle izleyen Verna ve Jayden’a baktı.
“Tamam tamam. Toplantıda yeni bir bilgi öğrenirsem size de söylerim.” Gizli tutulması gereken bir bilgi olmadığı sürece.
Kardeşi de lider olduğu için genelde toplantıya beraber girerlerdi fakat Jayden’ın yer almayacağı pusulardan önce yapılan çoğu toplantıya Jayda tek başına ya da Verna ile katılıyordu. Bu toplantılar sırasında bazı özel bilgiler de paylaşılır, yeni haberler verilirdi. İkizler bu bilgileri birbirleriyle ve Verna ile çoğunlukla paylaşsa da, bazı şeylerin de gizli kalması gerekiyordu. Verna hiçbir zaman kendileri kadar şiddeti savunmamış ve daha barış yanlısı bir tutum sergilemişti. Bu da ikizlerin yaptığı “vahşice” planların biraz daha gizli tutulmasına yol açıyordu. Esas kıyımı kraliyet yapıyor, biraz da biz kan akıtalım.
Üçlü aralarında konuşmaya devam ederken, ya da çoğunlukla Verna ve Jayden, Jayda uzaktan kendilerine doğru yürüyen Tobin’i gördü.
Jayden kadar iri vücutlu değildi ama kaslı vücuduna giydiği kahverengi paltonun üstüne benzer renkte yün bir atkı takmasıyla boyunun hepsinden daha uzunmuş gibi gözükmesini sağlamıştı. Tobin Ventios’dan aralarına katıldığından beri Aspan’ın soğuğuna tamamen alışamayan birkaç kişiden biriydi.
“Ben de seni arıyordum.” İnce parmaklarını Jayden’ın omzuna attığında Jayda o ellerin nasıl silah tutup güçlü vuruşlar yaptığını merak etti. Tobin ikizlerin lider olmasının ardından topluluklarına katıldığı için kendileriyle eşit seviyede dövüş bilgisine sahip değildi ama silah kullanmakta oldukça başarılıydı. Bu da ikizlerin Tobin’e güvenip, daha önemli görevler vermesinde etkili olmuştu ama asla tamamen rahat ve içten konuşamıyorlardı, en azından Jayda ile. Ama Jayden ve Tobin’in arasında, çoğu yolculuğa beraber çıktıkları için Jayda’nın anlayamadığı bir samimiyet oluşmuştu. Normalde Jayda olsa alınabileceğini düşündüğü belki de hiç hoşlanmayacağı şakalar yapıyorlardı. Jayda buna benzer bir rahatlığa yalnızca Verna ile ve bazen de ikizinin yanında sahip olabiliyordu, o da kendisini akışa bıraktığında ki bu son yıllarda çok sık yaşanmamıştı.
Tobin, yanlarında olduklarını hatırlamış olmalı ki, yeni uyanmış olmanın verdiği şişkinlik yüzünden fazla görünmeyen açık mavi gözlerini hızla Verna ve Jayda’ya çevirerek konuşmaya devam etti.
“Günaydın kızlar.” Bunu derken başını hafif bir şekilde öne eğmesi Jayda’nın huzursuzca yerinde kıpırdanmasına, Verna’nın ise gülümseyip varla yok arasında bir reverans ile karşılık vermesine sebep oldu. “Meldoc’un askerlerinden haber var mı?”
“Kuzeyden üç kişiyi yollamış. Öğlene doğru gelirler.”
Toplam üç. Üç yeterdi. Fazla karışık bir saldırı düzenlemeyeceklerdi. Hem kendilerinden de birkaç kişinin olması sayı olarak üstün olmalarını garantiliyordu. Kraliyetin işine asla güvenemezdiniz, bu yüzden Jayda ne olur ne olmaz diye her zaman gerekenden fazla kişiyi yanında götürmeye özen gösteriyordu.
“Üç yabani ve bizden de bir o kadar. Kardeşim, bensiz sarayı basmayı falan mı planlıyorsunuz acaba?”
Jayda böyle bir şey yapacağını söylese, ki bunu yapmak için çok daha fazla insana ihtiyaçları vardı, Jayden’ın hemen şimdi Yule’ye gitme planından vazgeçeceğinden emindi. Hiç tereddüt etmeden hem de. Bu fırsatı asla geri tepmez. Bu yüzden sadece kardeşine dudak bükmekle yetindi. Belki niyetini belli etmemek onu gitme fikrinden caydırabilirdi. Kampta gelmemizi bekle işte, en tehlikeli zamanda kente gidiyorsun. Ama kardeşinin dizinin dibinden ayrılmama olasılığı, devlerin veya ejderhaların canlanmasından bile az bir ihtimaldi.
Güneş şimdi daha da belirginleşmeye başlamış, direklerin tepesinde esintiyle birlikte kımıldayan bayrakların üstündeki işlemeleri ortaya çıkarmıştı. Jayda toplantı yapacakları çadırın önünde duranlara baktı. Gerçekleştirecekleri pusuya katılacaklar yarı uykulu şekilde sabah serinliğinin kendilerine dokunmayacağını düşündükleri köşeler bulmaya çalışıyorlardı. Liderlerden biri olmadan, toplantı alanına kimse adımını atmazdı.
Toplantı alanı, kamplarındaki diğer çadırlardan biraz daha büyük ve yüksekti. Bu çadır pusu öncesi plan yaparken kullanılır, pusudan eve döndüklerinde ise parti yemeklerinin yerleştirildiği bir alana dönerdi. Genellikle çadırı kamp yerinin tam merkezine kurmaya özen gösterirlerdi. Burası acil durum toplantılarının da yapıldığı önemli bir mekandı, bu yüzden her bölge değiştirişlerinde çadır da tüm kamp sakinlerinin ulaşabileceği bir yere konumlandırılıyordu.
Jayda normalde olsa Tobin ile biraz sohbet edebilirdi. Diğerlerine göre daha sessiz kalabilen biriydi Tobin ama içindeki telaşlı duygu hemen pusu planlarını konuşmak adına toplantı çadırına gitmek istemesine sebep olmuştu.
Jayda konuşmak ve yola ne zaman çıkacaklarını öğrenmek için kardeşine baktığında, Jayden’ın, omzunu saran soğuk beyaz ellerin sahibinin kulağına heyecanla bir şeyler fısıldadığını gördü. Sadece Tobin’in atları ve daha kısık sesle diğer şeyleri hazırladım dediğini seçebilmişti. Tustad’da ne yapacaklar acaba? Meraklı olmaktan ve merak ettiklerini öğrenememekten hoşlanmıyordu. Elinde olsa her konuda bilgi sahibi olup her şeyden haberinin olmasını tercih ederdi. Verna da yanlarında fısıldaşan ikilinin ne dediklerini duymaya çalışırcasına dikkat kesilmiş, muhtemelen dudaklarını okumaya çalıştığından gözlerini kısmıştı. Jayda daha fazla dudak okuma denemesi yapmak istemediğine karar verdi.
“Ben çadır önündekileri karşılamaya gidiyorum. Siz de yola çıkmadan önce yanımıza uğrarsınız.”
“Emredersiniz Kraliçem. Nasıl uygun görürseniz.”
Jayden’ın reverans yaparak cümlesini bitirmesi Tobin ve Verna’nın gülümsemelerinin yanında Jayda’nın da istemsizce sırıtmasına sebep oldu. Jayda pek çok şeydi ama kibar olmak bunların arasında yer almıyordu. Kardeşi ise her zaman eğlenecek bir konu bulmayı, yoksa da yaratmayı başarıyordu. Verna, Jayden’ın omzuna kibarca vurdu.
“Kızla dalga geçmeyin, işini ciddiye alıyor işte.”
Jayda minnettar bir gülümsemeyle bakarak, koluna giren Verna’nın elini tuttu.
“Teşekkür ederim.”
Verna da sevecen bir göz kırpışla karşılık verdi.
“Her zaman.”
Jayden ve Tobin çantalarını almak ve atlarını hazırlamak için yanlarından ayrıldıktan sonra, Jayda ve Verna da çadıra doğru ilerlemeye başladılar. Jayda’yı düşüncelerinden ayıran Verna’nın yumuşak sesi oldu.
“Biliyorsun değil mi? Seni çok seviyor.”
Jayda bir süre sessiz kalınca Verna devam etti.
“Hepimiz seviyoruz. Ama Jayden için senin çok ayrı bir yerin var. Ne düşündüğüne çok değer veriyor. Bazen onun bile bunun farkında olmadığını düşünüyorum.”
Jayden mı? Kardeşi. Jayda için belki bu geçerli olabilirdi ama Jayden’ın kendisine bu kadar derin bir bağlılık hissettiğini sanmıyordu.
“Kardeşi olarak beni sevdiğini biliyorum. Ne kadar gösteremese de.”
Verna dikkatle kendisini izliyordu. Jayda kelimelerini daha dikkatli bir şekilde seçmek için duraksayana kadar bekledi.
“Seni seviyor. Beni de seviyor. Ben de onu seviyorum ama…”
Onu sevdiğini söylerken yanaklarında ufak bir kızarıklık belirmişti. Bunun gelen kış soğuğundan kaynaklanan bir kızarıklık olmadığını anlamak için diplomaya sahip olmanız gerekmiyordu kuşkusuz.
“Sizin aranızdaki şey çok özel.”
Jayda istemeden de olsa gözlerini devirmişti. İkiz oldukları için aralarındaki bağın abartılmasından hoşlanmıyordu. Bu bağın varlığı kardeşinin başına herhangi bir şey gelme ihtimalini düşündüğünde bile gerilmesine sebep oluyordu. Bazı duyguları arkaya attığınızda daha huzurlu bir hayat sürebilirdiniz ve Jayda da başa çıkamadığı duyguların üstünü örtmek konusunda uzmanlaşmaya başlamıştı.
Verna Jayda’ya bir saniyede belirip yok olan öfkeli bir bakış attıktan sonra konuşmaya devam etti.
“Bu dediğim birbirinize tatlı laf atmalarınızdan farklı. Yaşadıklarınız ve yaptıklarınız sizi çok etkiliyor. Bir adım atacağınızda ilk birbirinizin ne düşüneceğini sorguluyorsunuz.”
Jayda Verna’nın neyi kast ettiğini pek anlayamamıştı. Verna’nın bu konuşmayı ikiziyle yapıp yapmadığını merak etti. Acaba tepkisi ne olmuştur?
Jayda’nın kolundaki elini geri çeken Verna üzgün bir ifadeyle ona baktı.
“Sadece bazen ikinizin de bunun farkında olmamasına üzülüyorum.”
Jayda ile toplantı çadırının önüne ulaştıklarında, Verna yakınlarda kendilerine bakan çocukların yanına gitti. Jayda ise bekleyenlere içeri girmeleri için eliyle işaret verdi. Peşinden içeri giren dört kişi, yüksek tavanlı çadırın ortasındaki ahşap masanın çevresindeki sandalyelere oturmak üzere ilerlerken Jayda da ayakta, üstünde Kuzeydeki belli bölgelerin haritalarının çizildiği defter ve kitap yığınının bulunduğu dolabımsı ünitenin köşesine yerleştirilmiş mumu yakıp diğerlerini izlemeye başlamıştı. Ahşap masanın üstünde, detaylıca ölçeklendirilmiş Aspan haritasının köşeleri açık durması için mıknatıslarla tutturulmuş ve saldırı yolu üzerinde kimin nerede duracağı ufak taşlarla belirtiliyordu. Çadırın belli noktalarında yanan mumlar ve esintiyle birlikte hareket ettikçe içeriye sızan güneş ışınları, köşeleri yıpranmış ve eskimiş saman rengi haritaya yerleştirilmiş taşların üstüne oyulan desenleri görünür kılıyor, çadır duvarlarına tutturulan farklı sancak ve örtülerin canlı renklerini ortaya çıkarıyordu. Beş duvarlı çadırın neredeyse her duvarına bir sancak yerleştirilmişti ve bu bezlerin üstünde zamanında kendileri de dahil olmak üzere Nesnar’da kurulmuş farklı toplulukların amblemleri işlenmişti. Bu sancaklar Polaril’lerin zamanından beri özel sandıklarda taşınarak korunmuştu.
Jayda masaya yaklaşarak elinde tuttuğu, diğerlerine göre biraz da büyük ve farklı renkteki üç taşı sırayla haritadaki belli noktalara yerleştirmeye başladı. Çevresindeki dört adam dikkatle yerleştirilen taşlara bakıyorlardı. Jayda son olarak eline aldığı siyah taşı haritanın üstünde ormanı simgeleyen sembolün yakınındaki bir yere koydu. “Saldırı bu noktadan başlayacak.”