1
Dalgalar bugün her zamankinden daha şiddetli bir şekilde kıyıya vuruyordu. Yaklaşan kış sebebiyle göç etmek için harekete geçmiş Kızılgerdan kuşları, henüz kırılmamış dalgaların üzerinde yukarı aşağı süzülerek soğuk esen rüzgar ile ahenkli sayılabilecek bir dans gösterisi yapıyorlardı.
Jayda kıyının ötesinde, ellerini bacaklarına dolamış bir şekilde oturmuş, sanki sonsuzluğa uzanıyormuş gibi görünen Kristal Deniz’i ve üzerinde havanın soğuğuyla sisle kaplanmış deniz yüzeyi boyunca süzülen kuşları izliyordu. Oturduğu yerde, gelgitlerden dolayı çekilen deniz suyunun açığa çıkardığı midye kabukları ve daha da kuzeydeki Nesnar’a kadar uzanan kıyı boyunca görülebilecek simsiyah, ayna gibi parlayan çakıl taşları karmaşık denebilecek kadar renkli, yalnızca sarayların bahçelerindeki yollara dizilmiş mozaiklerde görülebilecek kadar ışıltılı bir görüntü ortaya çıkarıyordu. Arkasındaki ormanın bitimindeki çalılıkları hareketlendiren soğuk esinti, Jayda’nın ördüğü kahverengi kıvırcık saçlarının bir kısmının tokasından kurtulup yüzüne gelmesine sebep oldu. Kuzey hiçbir mevsim fark etmeksizin hep soğuk olmuştu, burada her zaman ısıyı koruyan ikinci bir katman giymeniz gerekirdi.
Belli aralıklarla yer değiştirmesi gereken kamplarını soğuktan fazla etkilenmemesi için hep Aspan’a kurmuşlar, daha da kuzeye yani Nesnar’a geçmemeye özen göstermişlerdi. Nesnar, eski zamanlarda yaşanan savaşlardan kaçanların sığındığı bir yerdi fakat şehrin çökmesiyle artık görünmez bir iple sınırı çekilmiş, geçilmesi yasak bir bölge haline gelmişti. Geçtiğiniz takdirde zamanında heybetli yapıların ve gelişmiş kentlerin yerini bıraktığı yıkık dökük binalar dışında, halk arasında yalnızca çocukları korkutmak için anlatılan masallarda adlarının geçtiği, büyük adamların sesli şekilde söylemek dursun düşünmeye bile çekindiği yaratıkların saklandığı söylenirdi. Kuzeydeki terörden kaçabilen fakat daha güneye gitmesi de mümkün olmayan kendi kamplarındakiler de dahil olmak üzere tüm canlılar arada sıkışıp kalmıştı.
Kampları, Batı yakasında bulunan göçebe kolonilerden biriydi ve kraliyetin muhafızlarından saklanarak doğada hayatta kalmaya çalışan, bu sırada da yönetime karşı gelen ve ticaret yollarından geçen silah, hammadde arabalarına pusular düzenleyen bir topluluktan geriye kalanlardı.
Kendisinin de liderlerinden biri olduğu bu topluluk, KarKıranlar olarak anılıyordu ve Jayda’nın üç yaşından itibaren tek yuvası haline gelmişti. Aspan’ın kuzeyine fazla yaklaşmadan, her pusu sonrası kamplarını farklı yerlere taşıyor ve bir sonraki saldırıyı nerede, ne zaman ve nasıl yapacaklarını kararlaştırıyorlardı. Bu döngü kendini bildi bileli hep aynı olmuş ve bulundukları konumu veya çadırını değil de etrafındaki insanları evi olarak görmeye başlamasında etkili olmuştu.
Kamp kurdukları yerler de genellikle belli bir döngü içerisinde değiştirilirdi, kraliyet askerlerinin hangi yolu kullanacağına göre konumlarını belirlerler ve bu yollar da bir öncekiyle benzer yollar olduğundan kamp bölgelerinde hayati bir değişiklik yapmak zorunda kalmazlardı. Yapılan saldırıların çoğunlukla başarıyla sonuçlanmasından dolayı Kraliyet kuzeyden geçirdiği arabaların sayısını azaltmış ve farklı yollar kullanmaya başlamıştı. Tabii ki bu da pek işe yarar bir çözüm olmamıştı. Sene boyunca planladıkları saldırıların sayısı azalsa bile tamamen sıfırlanmamıştı çünkü belli bölgelere gıda veya silah gibi teçhizatlar taşımak için kuzeyden geçmeniz gerekirdi.
Jayda, bazen bu durumun daha ne kadar böyle süreceğinden endişe duyuyordu. Sürekli aranan biri olmak ve Aspan’dan dışarı çıkamamak onu küçücük penceresiz bir odada hapsolmuş gibi hissettiriyor ve hala hayatta olmalarına duyduğu şükran duygusunu yitirmesine yol açıyordu. Bu yüzden Jayda’nın kamplarını kurmayı en sevdiği yer de denize yakın olabildiği yerlerdi.
Denizin ötesine bakıp, oraların nasıl olduğunu düşünmek, karanlık odasının duvarlarında çatlaklar oluşturarak içeri ışık tanelerinin girmesini ve kalbinin yeniden geleceğe dair umutla bakmasını sağlıyordu. Şimdi de bir vedalaşma edasıyla, her zaman yaptığı gibi, üstünden yansıyan gri bulutların ve dalgaların arasına kadar giren sis ile puslu bir görünüm alan masmavi denize bakıyor ve suların çekilmesiyle açığa çıkan, özenle temizlenmiş bir ayna gibi parlayan siyah çakıl taşlarının kapladığı kıyı yoluna büyük bir gümbürtüyle vuran dalgaları dinliyordu.
İçine dolan deniz havasının ve düzenli aralıklarla kıyıya vuran dalgaların hışırtılı sesinin verdiği sarhoşluktan, kendisine seslenilmesiyle ayrıldı. Arkasını döndüğünde, kendisine seslenen kişinin devasa ağaçların arasından yürüdüğünü gördü. Aspan’daki ağaçlar kuzeye ve daha da ilerisindeki heybetli dağlara gidildikçe büyümesine rağmen burada da oldukça geniş gövdeli ve sıklardı. Jayda kıyıya yürüyen kişinin, ormandaki ağaçların gölgesinden çıkıp bulutlu gökyüzünden etrafa loş ışıklar yayan güneşin yüzünü aydınlatmasıyla kardeşi olduğunu fark etti.
Jayden kamplarının diğer lideri ve Jayda’nın da erkek kardeşiydi. Aslında ikizlerdi ama davranışları oldukça farklılık gösterdiği için kendileriyle ilk defa tanışanlar Jayda’yı yaşça hep daha büyük zannediyorlardı. Kardeşi, Jayda’nın saçları gibi kahverengi olan uzun kıvırcık saçlarını açık bırakmış, iri cüssesiyle tezatlık oluşturan bir gülümsemeyle saçlarını attıra attıra yanına yaklaşıyordu. Aynı yaşta olmalarına rağmen çevresindekilerin düşündüğü gibi Jayda da kendisini kardeşinden hep daha olgun görmüştü. Muhtemelen kardeşi de erkeklerin geç olgunlaşması probleminden muzdaripti. İlgi manyağı çocuk…
“Yine niye gözlerini deviriyorsun?” diye seslendi Jayden, aklından geçenleri anlamışçasına sırıtarak.
“Sabah sabah neden bu kadar fazla neşeli olduğunu düşünüyordum.”
Jayden, özenle uzattığı kıvırcık saçlarını topuz yaparak, kısık gözlerle onu takip eden Jayda’nın yanına oturdu.
“Aslında haklısın, senin gibi somurtmak çok daha basit.” göz ucuyla ikizine bakarak sözlerine devam etti. “Hem beni yok saydığından dolayı somurtmak için gayet geçerli bir sebebim de var.”
“Yok saymak mı?”
Sorusunu şaşkınlığını gizleyemeyerek sormasına sinirlendi. Bu çocuk artık fazla oluyordu! Jayda, yüzüne yumruk atsam, oluşacak morluk koyu teninin üstünde acaba ne kadar belli olur diye düşünmeye başlamıştı bile.
“Evet yok saymak. Bu sefer beni pusu planına katmadın, hep beraber yönetirdik.” Son dediğinin tamamen doğru olmadığının farkında olacak ki, cümlesini bitirirken kelimeleri denize doğru söylemişti.
Jayda derin bir nefes aldı. Söz konusu kardeşi olduğunda zaten kolay sinirlenen bir yapısı vardı ve zihninin okunduğunu hissettiğinde yaşadığı panik duygusu daha da agresifleşmesine neden oluyordu. Jayda duygularını fazla dışa vurmamaya çalışırdı ve bu konuda da gayet başarılı olduğunu düşünürdü hep, kardeşi hariç.
“Öncelikle...” kafasındaki listenin birinci maddesini söylediğini belirtmek için yumruk yaptığı elinde işaret parmağını Jayden’ın da görebileceği bir şekilde kaldırdı. “...Bir. Bu ilk defa sensiz planladığım bir pusu değil.”
Jayden, her cümlesinde bir parmağını daha kaldıran kardeşine neşeli suratındaki kalın kaşlarını kaldırarak bakmaya devam etti.
“İki, benim saldırılarım daha kazançlı bitiyor. En azından sadece göz korkutmuyoruz.”
Bu doğruydu, azalan araba geçişleri daha uzun süre plan yapmalarına yarasa bile Jayden söz konusu saldırılara hep eğlence yönü ağır basacak şekilde yaklaşıyordu. Arabaları koruyan askerlerin gözünü korkutmak ve daha ileri gitmek... Bu süreçte de taşınan malzemeleri alabilecekleri zaman azalıyordu. Normal bir durumda olsalar, Kraliyet için çalışan ikiyüzlülerin gözünü korkutmak Jayda için de oldukça keyifli olabilirdi fakat taşınan gıdalar ve çaldıkları, sizden çalınan bir şeyi geri almak çalmak mıdır ki?, diğer silah, hijyen malzemeleri gibi teçhizatlar kamplarının hayatta kalması için büyük önem taşıyordu. Su götürmez bir gerçek şuydu ki, ikizlerin planlarının tamamında veya herhangi bir kısmında Jayda olduğunda çok daha fazla kazanç sağlıyorlardı, eğlence dışında.
“Üç, işin içine siz erkekler girmeyince neden plan başarısız olacakmış gibi bir tavır takınıyorsunuz anlamıyorum; kadınlar olarak sizden daha fazlasını başardığımız çok açık.”
Jayden’a, kast ettiği o olmasa bile kadınları aşağılamış gibi düşündürttüğünüzde istemsiz bir savunma yapmaya başlıyordu ve Jayda bunu izlemeye bayılıyordu. Tabii ki kardeşi kadın düşmanı değildi ya da cinsiyet farkına göre karşısındakini ayırmazdı fakat bazı alışkanlıklar, kelimeler ister istemez cümlelerine yansıyordu ve karşısındaki kişiye karşı olan davranışlarının farklılaşmasına sebep oluyordu. Neden sadece insan olamıyoruz ki. Ötekileştirmeye ne gerek var. Maalesef yaşananlar ve yaşanmaya devam edenler yüzünden kadınlar olarak kendilerini ayırmaları gerekmişti çünkü anlamak istemeyene eşitliği anlatabilmeniz kesinlikle mümkün olmuyordu. Elbette cinsiyetten kaynaklı farklılıklar da vardı fakat toplum içerisindeki hakların eşit olması ve korunması konusunda kimse gerekeni yapmıyordu. Kadın haklarının ülkesinde ve genel olarak dünya genelinde savunulması ve korunması gereken bir değer olduğunun farkındaydı. Jayda bu yüzden, bir kadın olarak, daha güçlü olması gerektiğine inanıyordu, en azından Assulon’da öyle olmanız gerekirdi.
Jayden son cümlesine alınmış görünerek sırtını dikleştirdi ve konuşmaya başladı.
“Öncelikle kardeşim,” elini Jayda’yı taklit eder gibi tutmaya başladı, “kadınlara yönelik bir şey demedim hemen savunmaya geçme.” Jayda sessiz bir şekilde kardeşinin, havanın soğuğuna rağmen terleyen suratına bakıp gülmemek için kendisini zor tutuyordu. “İki, ben olduğumda başarısız falan olmuyoruz. Bu kesinlikle yalan!” Son cümlesini bağırarak söylememişti ama sesindeki ani yükseliş denizin üzerinde süzülen Kızılgerdan kuşlarının irkilerek farklı, mümkünse kendilerinden daha uzaktaki bir dalga eşliğinde uçmaya devam etmelerine sebep olmuştu. “Ve üç, her şeye verecek bir cevabın var.”
Bu kesinlikle bir zaferdi. Kardeşi yanına geldiği zamanki kadar neşeli görünmüyordu. Bu elbette psikopatlık değildi, yani umarım, ama Jayda kardeşi ile uğraştığında kendisini kesinlikle daha mutlu hissediyordu. Jayden’ın koyu tenine rağmen ayırt edilebilen, pembeleşmiş alnı ve yanakları üzerinde belirmiş ter damlalarını silmesini izledi. Kimseye söylemese bile kardeşini her zaman saldırı planlarına dahil etmemesinin bir sebebi daha vardı. Kendisine bile itiraf edemediği bir sebep. Kamptaki herkes ailesi olsa bile, Jayden onun tek gerçek arkadaşıydı ve ona bir şey olmaması için her şeyi yapar, her şeyden vazgeçerdi. Elbette bu duygularının kendisi bile tamamen farkında değildi ve kimisine göre duygusuzluk kimisine göre soğukkanlılık olarak görülebilecek bir ilgisizlikle hareket ederek, kendisine göre zayıf noktası olabilecek yönünü kimseye göstermemeye kararlıydı.
Jayden art arda konuştuktan sonra bir süre daha sessiz kalınca Jayda ufak ve karşıdan anlaşılmayacağını umduğu bir tebessümle, denize bakan kardeşine döndü. Omzuyla kardeşini dürterek onu hafifçe ittirdi.
“Ne yani küstün mü bana şimdi?” Biraz daha kibar ol Jayda biraz daha. “Nesin sen oyuncağı elinden alınmış beş yaşında bir çocuk mu?” Aferin gerçekten çok kibar oldu bu!
“Beş yaşındayken fazla oyuncağım olmadığı için..”
Jayden’ın Jayda’nın yumuşaması için üzülmüş taklidi yapma olasılığı daha yüksek olsa da dediği şey karşısında ikisi de bir süre sessiz kaldı. Üç yaşından beri kampta yaşayan ve sürekli bir yerden başka bir yere göç eden ikili, oyuncakları dursun ailelerine dair detayları bile doğru düzgün hatırlayamamaya başlamışlardı.
“Kılıçları oyuncaktan saymamana şaşırdım.” Jayda bu dediğinde ciddiydi. Kampa geldiklerinden beri diğer çocuklarla, kamplarında fazla bebek yoktu ama neredeyse her gün ebeveynlerini çıkan isyanlarda ve direnişlerde kaybeden çok fazla çocuk geliyordu, aynı çadırlarda eğitim almışlar; hem silah hem de gidebilselerdi kent okullarında öğrenebilecekleri matematik, fizik gibi dersleri tüm müfredat olmasa bile işlerine yarayacak kadar görmüşlerdi. Doğada yaşamalarının bir avantajı da yabani meyve sebzelerin nasıl ayırt edilebileceğinden, farklı koşullarda nasıl hayatta kalınacağına, tırmanıştan dengeyi korumaya kadar bilgi sahibi olmalarıydı. Herkes her konuda başarılı olmasa bile, bu yaşa kadar hayatta kalmış ve kampta yaşamaya devam etmiş tüm çocukların yeteneklerini keşfedip geliştirme fırsatı olmuştu. Jayden da kılıçlar konusunda ustaydı. Jayda bunu kardeşinin zaten havada olan yerleri daha fazla kalkmasın diye sık dile getirmiyordu tabii ki ama Jayden’ın yarısı kadar kılıç kullanabilse, bırak pusu planlamak olsun sarayı bile basabilirdi. Muhtemelen geri dönemezdi fakat içerideki herkesi öldürebilecek kadar da yaşayabilirdi kuşkusuz.
Jayden kız kardeşinden bunu duymayı beklemiyor olacak ki anlık bir şaşkınlıkla gözleri büyümüş şekilde ona döndü ve kahverengi gözlerinde ufak bir parlaklık, kendini beğenmişlik ifadesi ortaya çıktı. Jayden normalde kibirli veya fazla şımarık davranmazdı fakat övgü kız kardeşinden gelince kendisine hakim olamıyordu. Fazlasıyla şımarık aslında, ben de ekmeğine yağ sürdüm.
“Söylediğime pişman etme beni.”
Jayden tebessüm etmeyi sürdürerek ufka bakmaya devam etti. Ufuktan yükselen sabah güneşi artık daha fazla yeri aydınlatmaya başlamış, Nesnar’ın da kuzeyinde olmasına rağmen seçilebilen, tepesine kadar kadife bir kumaşın üstüne özenle işlemeler yapılmış gibi görünen, bembeyaz karlarla ve devasa ağaçlarla örtülü Mavisırt Dağları’nın ve zamanında dağların yakınına inşaa edilmiş Cam Kule’nin üzerine vurmuştu.
Cam Kule, Nesnar yaklaşık yüz yıl önce, o zamanlar başka bir çağ adıyla anılırken, yıkıldıktan sonra bile ayakta kalmayı başarmış bir gözlemeviydi. Eski çağlarda gök olayları buradan takip edilir, yaşanacaklar yıldızların konumlanma şekline göre öngörülürdü. Nesnar bayrağının üzerine işlenen sembolün çıkış noktası olan, karşılıklı hilal şeklinde yontulmuş taşların ortasındaki Natum incisinin masmavi parıltısı ise rivayete göre Assulon’un her yerinden, Doğu yakasından bile, seçilebilirdi. Bu sayede nerede olursanız olun her zaman kuzeyi bulmanız mümkün olurdu. Tabii konum olarak Aspan’ın fazla ötesine hiç gitmemiş Jayda için bu bir söylenti olarak kalmaya devam etmişti ama ormanda ilerlerken dev ağaçlardan önü kapansa bile belli açıklıklara geçildiğinde o parıltıyı hala ayırt edebiliyor olmak rahatlatıcı bir görüntüydü.
Kamplarının konumundan dolayı, karanlıkta bile fazla dikkatli bakıldığında kulenin üzerindeki farklı şekilleri ve özel taşlardan yontulmuş hayvan figürlerini görebilirdi Jayda. Ya da sadece seneler boyunca korunmuş masal kitaplarındaki görsellerin etkisinde kalarak gördüğü hayalini kuruyordu. Anlatılanlara göre kule o kadar uzun ve kudretliydi ki hiçbir güç onu deviremezdi, üzerindeki tüm hayvan heykelleri onu korumak için seçilmiş gardiyanlardı ve o kule ayakta olduğu sürece de büyü var olacaktı. En azından masallar ve küçükken ikizi ile derslerden kaçıp gizlice girdiği çadırlardaki kütüphanelerdeki, kendi boyları kadar kalın ve altında ezilebilecekleri kadar ağır kitaplar öyle diyordu. Büyünün yuvası Cam Kule’ydi. Gerçi o kitaplar ikizlerin o yaşta anlayabildiklerinden çok daha fazlasını söylüyor olmalıydı. Daha fazla kaynağın olduğuna ve bu kaynaklardan kaçının korunduğundan, gücü arttırma yöntemlerine kadar birbirinden anlaşılmaz cümleler okuduklarını hatırlayabiliyordu Jayda. Akıl alır gibi değil. Kendisi de ikizi de güçle iletişim kurabilen insanlar değildi. Gerçi büyüye erişebilenler toplum içinde insan olarak da anılmazdı. Jayda arada o kitabın nereye gittiğini merak ederdi. İkizler lider olmadan önceki kamp liderlerinin ölümüyle birlikte o kitap da yok olmuştu.
Jayda ara sıra kardeşiyle kitap ile ilgili konuşmaya çalışır, kendisinden daha fazla veya farklı şeyler hatırlayıp hatırlamadığını öğrenmek için onu sıkıştırırdı fakat Jayden’ın meraklı yapısı kendisine göre çok daha az olacak ki hep geçiştirilirdi. Dünyada, kendi küçük kamplarından daha fazlasının olduğunu bilmek varsayımlardan çok daha heyecan vericiydi. Farklı canlılar, yabancı diller, tuhaf yaratıklar, soyu tükenmiş devler ve ejderhalar. Bu kadar geniş bir evrende, zamanında yaşandığı da neredeyse kesin olan olaylar hakkında soru sormamak imkansızdı. Soruların cevabını bulamamak ise sinir bozucu. Jayda ise Tustad ile Aspan arasında mekik dokumaktan çok sıkılmıştı. Bazen kardeşinin de kendisi gibi hissedip hissetmediğini merak ederdi. Jayden çoğu zaman halinden gayet memnun görünüyordu. Yuvasını bulmuştu, sevdiği kız yanındaydı. Jayda onun için seviniyordu fakat kendisi için aynısını söyleyemiyordu. Dışarıda onu çeken bir şeyler vardı. Daha uzakta. Ve cevabı eninde sonunda bulması gerekiyordu, bundan emindi. Yoksa kendisini asla tam olarak bir yere ait hissedemeyecekti.
Jayden, kampları gerçekleştirecekleri pusu için hazırlanırken kendisinin ne yapacağından bahsetmeye başladı. Dediğine göre Yule’nin eline bazı son model silahlar gelmişti. O ve KarKıranlar kampına yaklaşık dört yıl önce, Ventios’da artan kaçırılma olaylarından sıkılarak karşı koymaya ve adaleti aramaya karar vermesi üzerine katılmış Tobin, elindeki ürünlere bakmaya gideceklerdi.
“Aranıyoruz farkındasın değil mi?”
“Yule yabancı değil ki. Hem onun mekanı Tustad’ın hemen dışında kalıyor, kent sınırından geçmem gerekmeyecek.”
Yule, KarKıranlar kampına başta kendi ihraç ettiği gıda ve ürettiği silah olmak üzere çeşitli araç gereçlerin satışını yapan iri yarı vücutlu ve Jayda’nın tabiriyle yılışık biriydi. Erkek kardeşine göre herkese karşı kontrol manyağı bir tavır takınıp, güvensiz olduğu için Yule’ye de güvenmemesi normaldi fakat o adamda davranışları dışında sinirini bozan bir şey vardı. Neyse bir şey olursa ben demiştim derim.
Bildiği kadarıyla gençken yardımcısı olarak çalıştığı adamın ölümünün ardından başa o geçmiş ve sattığı, kaçırdığı, itiraf etmemiş olsa bile çaldığı malların yönetimi ona kalmıştı. Övündüğü kadar da iyi iş yapıyordu şüphesiz. Ticaret yaptığı yerler yalnızca Tustad ile sınırlı kalmamış, Ventios’dan Uglen’e tüm Batı yakasında genç yaşına rağmen, yaşını asla tam olarak söylemese bile Jayda adamın elli yaşlarında olduğunu düşünüyordu, bilinir hale gelmişti. Şimdi ise yaşlanmış olmasına rağmen aynı hırs ile iş yapmaya devam ediyor, dediğine göre Doğu yakasına bile satış yapıyordu. Adam başarılı olabilmek için çocuğunu bile satardı. “Uygun fiyata herkes satılabilir!”
KarKıranlar kampının liderleri olduklarından beri ikizler ara sıra Yule’nin kaçaklarla görüşmeler ve anlaşmalar yaptığı satış yerine gitmişlerdi. Jayda kendisine kaçak muamelesi yapılmasından hoşlanmasa bile olanı da saklayamazdınız, Kraliyet’in askerleri başta olmak üzere çoğu çete ve topluluk tarafından aranıp bir de üstünüze bizzat Saray tarafından ödül biçilince kaçak olmuşsunuz demekti. Tebrikler! Jayda Yule’yi sevmediği için Jayden geri kalan yolculuklarını ya yalnız ya da Tobin ile yapmıştı. Jayda ise bazen kente yaptıkları yolculuklarda onlara katılıp, Yule’nin Dükkanı’na gelmeden ayrılıyordu. Onlar orada çene çalarken, kendisi de belli gazetelere bir miktar altın karşılığında takma adıyla yazdığı yazıları satıyordu. Bu yazılar çoğunlukla sistemi eleştiren yazılar oluyordu. Henüz tüm gazeteler Saray’a satılmadığı için şimdilik işini görebiliyordu.
Baskıcı bir tutum varken, neredeyse her sanat eserinden, halka yapılan konuşmalara kadar sansür uygulanırken, toplum yaşadığı endişeleri dile getirmekten çekinmeyen insanları görünce az da olsa rahatlıyor, ufak da olsa cesaret buluyordu. Bireysel duyarlılığın anonim yapıldığı bu devirde, Jayda bir şeylere ufak da olsa etki edebildiğini düşünmekten memnun oluyordu.
Tabii gazetelere verdiği bu yazılar yalnızca isyan çıkarmak veya sistemi eleştirmek için değildi. KarKıranlar, ne Yule’den aldıkları ve ona sattıkları, ne de Kraliyet arabalarından “çaldıkları” ile idare edemezlerdi. Bu yüzden Batı yakasının belli bölgelerinden kimliği belirsiz sponsorlar bulmuşlar, kendi davalarını desteklemeleri için yatırım yapılmasını talep etmişlerdi. Bu sponsorlar, görünürde Saray’ın destekçisi gibi görünmek isteyen, Jayda’ya göre gerçek düşüncelerini söyleyemeyecek kadar korkak olan ve para kazandığı sürece kendisini saraya satmaya devam eden insanlardı fakat onlar olmasa kampları da bu kadar rahat barınamazdı. Konumlarının bulunamaması ikizlerin önlemleri ve her saldırıdan sonra çadırları taşımaları kadar, içerideki adamların askerleri yanlış yönlendirmeleri ve kamplarına olan yardımları sayesinde de kolaylaşıyordu. Askerlerin nereden geçeceğinden, kamplarının nerede olduğunun düşünüldüğüne kadar saraydaki çoğu konuşmanın haberi kulaklarına yatırımcıları sayesinde geliyordu. Jayda’da gazeteye verdiği bu yazılarda, içindekileri dökmeye ek olarak yapılacak toplantılar için buluşma noktası, tarih ve saati şifreli kelimelerle duyuruyordu.
Jayden’ın silah alışverişi için o tarafa gitmek istemesi Jayda’ya hiç mantıklı gelmemişti. Kent sınırına yaklaşmasına gerek olmasa bile sadece silahlara bakmak, risk alması için yetersiz kalıyordu. Jayden arada saf davranırdı, Jayda da ona aptalmış gibi bakardı ama kardeşi kesinlikle aptal değildi. Jayden için bile fazla cesurca.
“Yine de sadece silah alışverişi için fazla riskli, özellikle de şu sıralar.”
“Sadece silah alacağımı kim söyledi?”
Jayden’ın soruyu sorarkenki sırıtışı, yanaklarıdaki kızarıklık arttıkça yok olmaya başlamıştı. Denize bakmaya çalışarak dikkatini dağıtmaya, tebessümünü gizlemeye çalıştı fakat deniz manzarası yanaklarındaki pembeliği götürecek kadar yeterli gelmemişti. Jayda kardeşinin ne sakladığını istemeden de olsa merak etti.
“Yine ne işler peşindesin?”
“Var bir şeyler, geldiğimde öğrenirsin.”
“Ne sırıtıyorsun öyle, söyle işte. Benden sır çıkmaz.”
Ne diye zorluyorsun söylemeyecek belli ki. Keçi gibi inatçı.
“Zamanı geldiğinde... Zaten haberin olacak.”
“Peki öyle diyorsan.”
Jayden, yanında omuzlarını silkerek kollarını kavuşturan ve gözlerini devirerek yüzünü uçsuz bucaksız denize dönmüş kız kardeşine bakarak gülümsedi. Jayda, kendisinden ne sakladığını deli gibi merak etse bile birkaç kez sorduktan sonra cevap alamayınca hiçbir zaman ısrar etmeyi sürdürmezdi. Ama Jayden emindi ki o dönene kadar kardeşinin içi içini yiyecekti. İnatçı kız.
“Merak etme, geldiğimde söylerim.”
Jayda kaşlarını kaldırarak Jayden’a baktı ve gözlerini devirerek denize geri döndü.
“Biliyorsun değil mi?” Jayda’nın kendisini dinlemek için yüzünü hafif yana çevirdiğini görünce gülümseyerek devam etti. “Bir gün gözlerin öyle kalacak.”
“Kapa çeneni!”