8
Bir gün süren yolculuklarının ardından Jayden ve Tobin sonunda Tustad’a varmışlardı. Atlarını her zaman kullandıkları bir hanın ahırına bırakmışlardı bu yüzden geri kalan yolu yürüyerek gideceklerdi. Alışverişlerini bir günde halledebileceklerini düşündüğü için hana yalnızca atları için altın vermişlerdi. Jayden’ın heyecanı Tobin’in yanında zamlara yönelik şikayet etmesine rağmen gözle görülür şekilde artmıştı bile. “Son gelişimize kıyasla üç kat artmış! Sadece iki atın dinlenmesi için! Tek bir gün!” Atlarının güvenilir bir yerde dinlenmesi önemliydi ve hanın sahibini tanıdıkları için kendilerine daimi müşteri indirimi uygulanmıştı ama Jayden da bu artıştan pek hoşlanmamıştı. Kendilerini ele vermeyeceğine güvendiği için o an ses çıkarmamıştı sadece.
Öğlene doğru kasabaya gelmelerinden dolayı ısınan havayla Jayden omuzlarına dökülen kahverengi gür saçlarını topladı. Limanlarından dolayı su kenti olarak da anılan Tustad’ın neminden kıvırcık saçlarının kabarmaya başladığını o an fark etti. Saçlarını uzatmak için verdiği o kadar çabanın ardından çirkin durma olasılığından hoşlanmamıştı. Üzüntüsünü dile getirircesine içli bir nefes vererek artık şikayet etmeyi kesmiş Tobin’e döndü. O da üstündeki montu çoktan beline bağlamış, beyaz tenli olmasına rağmen zayıf ve kemikli yüzüne renk gelmişti. Isınmış olmanın verdiği keyifle çevrelerindeki binalara yerleştirilmeye başlanmış süslemelere bakmaya başlamıştı.
Jayden Tustad’ın endüstriyel binalarını çevreleyen devasa duvarların dibine kadar giden ufak binaların içine girip çıkan veya sokaklarda yürüyen insanları izledi. Arandıkları için tetiktelerdi fakat kimse daha önce o ünlü Sorin Kardeşlerin yüzünü görmediği için ve Tobin’i tanımadıklarından kendilerini gizlemeye gerek duymamışlardı. Jayden kılıcını montunu çıkardığında gömleğinin altına saklamış, Tobin de silahının üstünü ceketiyle örtmüştü. Zaten insanlar evlerinin önünü süslemekle o kadar meşgullerdi ki yanlarından prens geçse fark etmezlerdi.
“Şuraya bak!” Jayden Tobin’in parmağıyla işaret ettiği evin önündeki süslemelere baktı. Yol boyunca geçtikleri kasabalara kıyasla şehir içindeki binalar kesinlikle çok daha güzel süslenmişti. Daha Tustad’a girmeden bu kadar görkemli ışıklandırmalar yapıldıysa kentin içi çok daha heyecan verici olmalıydı. Şehrin fazla içine girmeyecekleri için üzüntü duymaktan kendilerini alamadılar. Tüm bu hazırlıklar yaklaşan Runi Dayanışma Günü’ne yönelik yapılıyordu. Göçmen işçiler adına düzenlenen bir gündü ve eski bir din olan Runi dininden adını alan şölen için şehirler farklı renklerde çiçeklerle, evlerin kapılarına ve camlarına asılan ışıklarla süslenir ve kış dönümünde başlayacak kutlamalar için hazırlıklar yapılırdı. Jayden bu dönemlerde kalabalıklaşan kentlerde farklı tiyatro ve opera gibi gösterilerin, davetlerin yapıldığını duymuştu.
Bir süre daha şehrin ara sokaklarında ilerlemeye devam ettiler. Atlarını bıraktıkları handa öğlen yemeğini yemişler, yol yorgunluğunu üstlerinden az da olsa atmışlardı.
“Senden beklenmeyecek kadar sessizsin. Yol boyunca da fazla konuşmadın.”
Tobin ile aralarında biraz şakalaştıktan sonra Jayden gerçekten fazla konuşmamıştı. Jayda olsa kafasını dinlemiş olmaktan memnun kalırdı büyük ihtimalle. Yapacağı teklif için gergindi, Verna’nın tepkisinden değil ikizinin tepkisinden korkuyordu. Bugün sahilde konuşurlarken kardeşine söyleyip söylememek konusunda kararsız kalmıştı ama Jayda’nın diyeceklerini tahmin edebiliyordu. ‘Daha çok erken!’ ‘Ne yani bu yaşam standartlarında çocuk mu büyütmek istiyorsunuz?’ ‘Emin misin?’ Jayden kardeşinin kendisini yargılamasından çekinmişti ama haklı olabileceğinden de korkmuştu. Ona söyleyememesinin esas sebebi buydu. Yaşadıkları dünya aile kurmak için uygun koşullara sahip değildi. Henüz. Bunu düzelteceğim. Düzelteceğiz. Bu işte tek olmaması ve yanında Jayda’nın olması rahatlatıcıydı. Sabah da kardeşi kendisine gözlerini kısarak yine ne işler peşinde olduğunu sorduğunda ona söylemek istemişti. En yakınıyla paylaşmak. Bir anlığına dilinin ucuna gelse bile kendisini tutmaya karar vermişti.
“Jayda sence evlenme teklifi edeceğimi duyunca ne yapacak?”
Tobin düşünceli bir nefes aldı. Az sonra söyleyeceklerini kafasında toparlamaya çalışıyor gibiydi.
“Dürüst olmamı mı istersin, içini rahatlatmamı mı?”
“İkisinden de biraz sanırım.”
“Peki.” ince parmaklarını düz siyah saçlarından geçirdi. “Bence başta çok şaşıracak. Yorum bile yapacağını sanmıyorum. Aynı anda çok fazla şey düşündüğü için sessiz kalacak.”
Jayden bir süredir kardeşinin tepkisinin ne olacağını düşünüyordu. Çığlıklar atacak ya da sevinçten havalara uçacak biri değildi, duygularını dışarıya en saf haliyle ne zaman vurdu onu bile hatırlamıyordu. Tobin’in gözlemlerine ve yargılarına güveniyordu, kamplarına geldiğinde Jayda’yı çözmesi fazla uzun sürmemiş ve bu Jayden’ı oldukça şaşırtmıştı.
“Bence mutlu olacaktır. Bunu söylemeyecek muhtemelen. Ama senin adına da Verna adına da mutlu olacak.”
“Cidden mi?” Jayden Tobin’in söylediklerine sevinmişti. Kardeşiyle aralarında garip bir bağ vardı, birbirlerini seviyorlardı ama bunu fazla gösteremiyorlardı. Jayden kardeşinin duvarlarını uzun zaman önce örmeye başladığının farkındaydı bu yüzden akışa bırakmaktan başka çaresi kalmamıştı ama aynı zamanda bu duvarların tamamlanmadığını da biliyordu. Jayden onun yanında nasıl rahat hissediyorsa Jayda da öyle hissediyor olmalıydı, Jayden buna inanmak istiyordu. Birbirlerine fazla benzemeseler de uyumlu olduklarını KarKıranlar’ın liderleri oldukları andan itibaren kanıtlamışlardı ve bu uyum yalnızca kan bağlarından kaynaklanıyor olamazdı.
Bir süre sonra şehrin ara sokaklarında dolaşıp Yule’nin mekanına ulaştılar. Süslemeler mekana yaklaştıkça azalmış ve sokak kenarları daha kirli görünmeye başlamıştı. Yule’nin esas dükkanı daha göz alıcı ve şatafatlıydı ama burası daha farklı işlerin yapıldığı bir alandı, dikkat çekmemesi gereken işler. Jayda Yule’yi sevmiyordu ve bunu da oldukça net bir şekilde birkaç kez dile getirmişti. Jayden bunu biraz abartılı bulsa da fazla inatlaşmamaya karar vermişti, bence kardeşi paranoyakça davranıyordu. Yalan yok adam yavşağın tekiydi ve Jayden bile ona fazla güvenmemesi gerektiğini biliyordu ama bunca zamandır da kamplarına çok yardımcı olmuştu. Hem gıda hem silah yardımı olarak. Bu yüzden Jayden adamın suyuna gitmeyi daha doğru buluyordu. Tobin’in Yule hakkında fazla yorum yapmaması onun da kendisi gibi düşündüğüne karar vermesini sağlamıştı. Bu yüzden işlerini hızlıca halledip gideceklerdi.
Taş yoldan ilerleyip dükkanın içine girdiklerinde koyu yeşil renkli ahşap kapıya bağlı zilden zayıf bir çınlama sesi geldi. Daha çok depo gibi görünen mekan fazla büyük olmasa da yüksek tavanı sayesinde ferah görünüyordu. İçeriye yalnızca kapının olduğu duvardaki camdan ışık girdiği için etraf saatin erken olmasına rağmen loştu. Duvarlar boyunca devam eden rafların üzerinde bazılarının üstü bir parmak toz tutmuş gibi görünen kutular ve kitaplar vardı.
“Dostum burayı acilen temizletmen lazım. Kitapların üstündeki tozlar her gelişimizde daha da artıyor.”
Tobin Jayden’ın dediğini onaylarcasına burnunu kırıştırmıştı. Hapşırmamaya çalıştığı çok belliydi.
İçeriden tok bir gülme sesi yükseldi. Jayden ve Tobin odanın ortasına dizilmiş, bazıları tavana kadar yükselen koli ve sandıkların arasından gülme sesinin geldiği yöne doğru ilerlediler. Tobin bazılarının kapağı yarı açılmış kolilerin içindekilere merakla bakmaya başlamıştı bile.
Elinde bir taç tutarak Jayden’a döndü, tacı kafasıyla aynı hizaya getirmeye çalışıyordu. Tatmin olmuş bir ses çıkardı. “Çok yakıştı. Bir prenses gibi oldun.”
“Ha ha ha!” Elini sallayarak rafların arasında yürümeye devam ettiğinde Tobin’in gülüşünü hala duyuyordu. Saçlarını uzatmaya başladığından beri neredeyse tüm arkadaşları en az bir kez kendisiyle uğraşmıştı. Kendilerinde yok diye kıskanıyorlar.
Jayden ilerlerken raflara yeni konulmuş antika olduğunu düşündüğü heykelcikleri inceliyordu. Eski ahşap kokusu attığı her adımda daha da artmaya başlamıştı. Yule’nin yanına geldiklerinde ortamı yalnızca masasının üstündeki ve duvarlardaki ışıklar aydınlatıyordu. İri adam, Jayden ve Tobin kendisine yaklaştığında masasındaki kağıtları toparlıyordu. Gövdesine göre daha büyük görünen kafasını kaldırıp ziyaretçilerine baktı ve tütün çiğnemekten sararmış dişlerini göstererek gülümsedi.
“Bir dahaki gelişinde temizlemiş olacağım hiç merak etme.” Kahverengi yuvarlak gözlerini Jayden’a dikerek elini uzatmıştı. “Hoşgeldin. Seni görmek güzel.”
“Seni de.” İkisi de rafların arasından gelen takırtı sesine döndüler.
“Yalnız gelirsin sanmıştım.”
“Ah, hayır. Yol yalnız çekilmiyor biliyorsun.” Tobin elinde birkaç obje tutarak yanlarına geldi. “Tobin’i hatırlarsın.”
“Nasıl unutabilirim? En sadık müşterilerimden.”
Tobin tuttuğu bronz havanı ve pirinç masa süsünü tek eline almaya çalışarak kendisine uzatılan eli sıktı. Mavi gözleri ilgiyle açılmıştı. Gelir gelmez dikkatini çeken şeyleri nasıl bulduğu ise büyük bir gizemdi. Sanki kendi yerleştiriyor.
Yule Tobin’in elindekilere baktıktan sonra tepesi kelleşmeye başlamış yuvarlak kafasındaki koyu gri dalgalı saçlarına dokundu. “Sana daha hoşuna gidebilecek bir şey getirebilirim, elindeki masa süsünden daha çok işe yarayabilir.” Tobin heyecanla kafasını salladığında Yule çoktan odanın köşesindeki kapıya gitmişti bile. Beklerken ikisi de mekanı gezmeye başladılar. Tobin az önce geldiği yöne, antika parçaların bulunduğu rafların olduğu yere gitmişti. Jayden ise yeni gelmiş gibi görünen kolilerin olduğu yere yönelmişti. Diğer sandıklara göre daha büyük ve dayanıklı görünüyorlardı ama Jayden’ın meraklanmasına sebep olan şey üstlerindeki semboller olmuştu. Bazı kolilerin üstünde mürekkepten dağılmış gibi görünse de gördüğü kadarıyla alev ve ortasında kalkan sembolü vardı, bazılarında da iç içe geçmiş yoncanın içinde duran bir ok ve Jayden’ın kılıç olduğunu düşündüğü şekiller vardı. İkisi de daha önce gördüğü bir sembol değildi. Çete olabilir mi? Güneyde çok fazla çete olduğunu biliyorlardı ve Yule’de yalnızca kendileriyle iş yapmıyordu. Farklı yerlere giden koliler. İçinde ne olduğunu öğrenmesi gerektiğini hissediyordu. Sıra sıra dizilmiş kolilerin önünde ilerleyerek kapağı açık olan bir tanesini bulmaya çalıştı. Hepsi sıkıca birbirlerine kenetlenmiş gibiydi. Jayda’nın meraklılığı bana bulaştı resmen. Birkaç kez daha deneyip, kapakları açmaya çalışsa da işe yaramamıştı. Üstlerindeki örtüyü kenara kaydırarak kolilerin dışında başka işaret olup olmadığını görmeye çalışırken içeriden birkaç takırtı geldi.
Yule’nin ayak seslerini duyduğunda ise az önce durduğu yere doğru seğirtmişti bile. Adamın güvenini sarsmak istemiyordu. Tobin de ayak seslerini duymuş olacak ki bir anda üstü kağıt ve defterle dolu masanın yanında bitivermişti. Yule’nin içeriden elinde kenarları dantelli mavi bir kumaş tutarak geldiğini görünce Tobin şaşkın bir ses çıkardı. Jayden bile daha büyük bir şeyler beklediğini itiraf etmeliydi.
Yule ikisinin de yüzünde beliren üzüntülü bakışları fark edip kahkaha attı.
“Hiç suratınızı asmayın.” Elindeki kumaşı açtığında birinde kuş birinde çiçeğe benzeyen sembolleri olan iki pirinç broş göründü. Zamanında özenle parlatılmış ve birden fazla insanın ceketinde sergilenmiş gibi görünen broşlar şimdi biraz daha eskimiş olsa bile hala dikkat çekiciydi. İkisi de ilgiyle daha yakından bakmak ister gibi öne ilerlediklerinde Yule de mavi kumaşı tutan ellerini onlara yaklaştırırken Tobin elini kuş sembolü olan broşa uzattığında aniden geri çekmesi bir oldu.
“Hayır! Bu olmaz.” Yule gözüyle çiçekli olanı işaret etti. “Bu senin için daha anlamlı olur, Ventios’dan geliyordun değil mi?” Tobin’in cevap vermesini beklemeden devam etti. “Oradan olduğun için bu daha uygun olur, bayrağınızı temsilen.”
Jayden Tobin’in eline aldığı çiçek sembollü broşa daha yakından baktığında sembollerin çok daha detaylı olduğunu fark etti. Ventios bayrağının üstüne işlenen çiçek tacı figürünün adapte edildiği pirinç broşun üstünde, çiçek figürlerinin ortasında parlak bir inci tanesi duruyordu. Zamanın etkisiyle hafif sararmış olsa bile oldukça değerli görünen parçalar olacak ki Tobin elinde özenle tuttuğu broşu yakından incelerken mutlu ve hayran kalmışçasına mırıltılar çıkarıyordu. “Özgürlüğü temsilen.” Jayden Yule’nin kendisine uzattığı kuş sembollü broşu eline aldığında masanın üstünden yansıyan ışıkla kuş figürünün arkasındaki sarmallara kıyasla daha sarı renkte olduğunu fark etti.
“İki tane kuşlu broş olsaydı kardeşine de vermek isterdim ama değerli parçalar sınırlı sayıda olur biliyorsun.”
Tobin gözlerini elindeki broştan bir saniyeliğine ayırarak Yule’ye baktı. “Bunları nereden aldın?”
“Ah!” Yule yuvarlak kafasının altında kalan kısa boynunu tutmuştu, utanmış ya da mahcup görünmeye çalışıyorduysa bile işe yaramamıştı çünkü yüzüne yayılan sırıtışı kibir sayılabilecek cinstendi. “Müzayedelerden birinde aldım, saray için düzenlenen müzayedelerden biriydi.”
Saray kelimesini vurgulayınca Tobin kaşlarını çattı. “Ne kadar istiyorsun?”
Jayden ellerindeki broşların değerli olduğunun farkındaydı fakat sarayda düzenlenen bir müzayededen alınmış olmaları değerlerinin düşündüğünden çok daha fazla olduğunu gösterirdi. Yanında fazla altın getirmemişti, sadece yüzüğe yetecek kadar ve seçim yapması gerekirse Tobin eve eli boş dönecekti.
“Bunlar benden size hatıra. İndirim yapacağım hiç merak etmeyin.”
Yule ve indirim yapmak. Jayden bile buna şaşırmıştı. Tobin büyük bir inanmamazlıkla Yule’yi inceliyordu. Yule omuzlarını silkti.
“Düğün hediyesi olarak vermek istemiştim ama karşılıksız vermek için fazla değerliler, yüzük için zaten para alacağım. Bunu da uygun bir fiyata verebilirim. Tamamını ödemek istiyorsanız bilemem tabii.”
“Uygun fiyata almayı tercih ederiz, evet.” Tobin fazla istekli görünmemeye çalışıyordu.
Jayden yüzük konusunun açılmasına sevinmişti. “Benim siparişim nerede?”
Yule elindeki mavi kumaşı bırakıp, masanın çekmecelerinden birini açtı. Çekmece de kağıtlarla doluydu, biraz kurcaladıktan sonra elindeki siyah yüzük kutusunu Jayden’a uzattı.
Kutuyu açarken Tobin bile tüm dikkatini elindeki broştan ayırıp birazdan açığa çıkacak yüzüğe vermişti. İkisi büyülenmişçesine bir ses çıkardığında Yule’de kahkaha attı. “Ben ödeme belgelerini getireyim.”
Ortasında safir taşı bulunan yüzük oldukça kibar görünüyordu. Jayden yüzüğün yalnızca çizimlerini görmüştü ve onlar da fazla detaylı sayılmazdı ama şu an kutuda duran şey kesinlikle nefes kesiciydi. “Tam hayal ettiğim gibi.” Hatta daha da güzel. Taşın çevresindeki yaprak şekillerinin gümüş ve altın renginde olmasıyla yüzük daha büyülü görünen bir parlaklığa ulaşmıştı. Verna’nın parmağına çok yakışacak. Tobin altın yumurta tutuyormuşçasına yüzüğü Jayden’dan alarak incelemeye başladığında Yule de elinde belgelerle yanlarına gelmişti.
“Toplam fiyat burada yazıyor, yüzük, arkadaşının aldığı antika parça ve broşlarla birlikte 8.000 Tesar altını.” Eliyle her bir parçanın fiyatını gösteriyordu. Ücreti arttıran şey şüphesiz yüzüktü.
Tobin elindeki bronz havana buna değip değmeyeceğine karar vermeye çalışırcasına bakıyordu. Jayden hazırlıklı gelse de birikimlerini bir anda burada bırakma fikrinden hoşlanmamıştı.
“İndirim yapma şansın yok mu? En azından havan için.” Tobin havanı sıkıca tutuyordu. Jayden bu antika parçanın onun ne işine yarayacağını merak etti.
“Kur farkı, yeterince düşürdüm zaten.”
“O zaman benim broşum kalsın. Havanı alacağım.”
Yule yüzünde beliren şaşkınlığı gizleyemedi. Jayden da şaşırmıştı çünkü Tobin’in az önce aşık olmuş gibi baktığı broş yerine üstünde desenler olan havanı seçmesi garip bir durumdu. Üstelik kim bilir kaç kez kullanacağı bir havan.
“Sorun değil ben alabilirim. Broşu çok beğenmiştin.”
“Hayır hayır, havanı tercih ediyorum.”
Yule ikisini izliyordu. İyi bir satışçıydı ve broşu kendilerine satmak istediği çok belliydi.
“Hediye paketi yapmak için birkaç kağıt da alabilir miyim Yule?”
“Sadece havan mı olacak?” Yule’nin sesi şüpheci bir tondaydı. Tobin gibi insanları neredeyse her gün görüyor olmalıydı ve tarihi parçalara olan merakıyla dayanamayıp broşu da alacağını düşündüğü belliydi.
“Ödeyebilirim, gerçekten. Sonra verirsin bana.” Jayden arkadaşının üzülmesini istemiyordu. Aklı broşta kalacaktı ve tüm yol boyunca keşke alsaydım diyecekti. “Hem havanı ne yapacaksın?” Jayden bunu samimi sormuştu, gerçekten ne işine yarayacağını anlayamamıştı çünkü Tobin pek mutfak işi ya da karışım yapan tiplerden değildi. Jayden da kamplarında havanın başka işlerde kullanıldığını görmemişti.
Tobin rahatsızca yerinde kıpırdandı, bir şey söylemek istiyor da emin olamıyor gibiydi. Yule ortamın gerginliğini azaltmak için o sırada harekete geçtiğinde Jayden elini Tobin’in omzuna koydu. “Çıkar baklayı ağzından. Broş yerine havanı tercih etmenin sebebi ne?”
“Dğnhedysi.”
“Ne?”
“Düğün hediyesi. Verna için.”
Jayden bu cevabı beklemiyordu ama duyduğu gibi Tobin’e sarılması bir oldu. Bu gerçekten düşünceli bir davranıştı. İşte Jayda’ya anlatamadığı şey buydu. Çevrelerinde kendisi ve Tobin gibi bir arkadaşlık ilişkisi kurabileceği birini barındırmak insanı güçlendiren bir şeydi. Kim kendi istediği şey yerine daha gerçekleşmemiş bir teklif sonucu düzenlenebilecek bir düğünün hediyesini şimdiden alırdı ki?
“Esas şimdi sana broşu almam lazım. Teşekkürler dostum. Cidden.”
Tobin gururlu bir insandı. Asla borçlu kalmazdı, kalsa da sorun değildi ve bu konuda Jayden ile inatlaşma olasılığı da çok yüksekti ama neyse ki bu tarz tartışmaları fazla uzatmıyordu. Ayrıca bu düşünceli davranışından dolayı Jayden Tobin’in fikrini kesinlikle değiştirecekti.
“Hayır bunu kabul edemem. Seçimimi yaptım ve havanı seçtim. Hem birikimini bana harcamayacak olan sen değil miydin?”
Jayden çoktan argümanını hazırlamıştı.
“Evet bendim. Ama bu broşlardan önceydi.” Eliyle masadaki mavi kumaşın üstünde duran broşları gösterdi. “Biri sana biri bana. Dostum bunlar neredeyse bizim için yapılmış.” Jayden şimdi küçük bir çocuk gibi dudaklarını bükmüştü.
Tobin gerçekten düşünceleri ve istekleriyle savaşıyor gibiydi. Kaşlarını çatmış, mavi gözleriyle havan ve broşlar arasında git gel yapıyordu. İkisini de çok istediği belliydi. “Peki, tamam.” Mahçup bir bakış attı. “Ama borcumu ödeyeceğim söz.”
Jayden onu rahatlatır bir gülümseme takındı. “Ödeyeceğini biliyorum.” Tobin her zaman sözünü tutardı.
Yule içeriden elinde hediye paketini yapmak için kağıt ve süngerlerle geldiğinde broşlar için kutu da getirmişti. İki kutuyu masaya bıraktığında Jayden adamın konuşmalarını dinleyerek mi yoksa iyi gözlem yapmasından dolayı mı bu kanıya vardığını düşünmeden edemedi. Bir saniye önce Tobin bile broşu almaya karar vereceğini bilmiyordu.
Bronz havanın içini ve çevresini sağlam olacak şekilde sünger ve kağıtla kaplarlarken Jayden da ödemeyi yaptı. Yule’nin terlemiş ellerini sıkmanın verdiği rahatsızlığı belli etmemiş olmayı umarak vedalaştılar. Jayden yüzüğün durduğu kutuyu gömleğinin iç cebine koymuştu bile. Tobin’in de hazırladığı paketi çantasına yerleştirmesini izledi. Verna hediyesine bayılacaktı. Yule iyi bir gözlemci olabilir ama Tobin de fena değil. Verna’nın şifalı otlara ve botaniğe karşı ekstra bir ilgisi vardı. Sağlık alanında bu otları nasıl kullanabileceğini öğrenmek için sürekli garip karışımlar yapıyordu, ki çoğunlukla hepsi çadırlarının içinin pis ve içeride oturamayacak kadar ağır kokmasına yol açıyordu. Öyle ki Jayden bir süre sonra Verna’yı durduramadığı için kamp bölgelerinde o garip karışımları yapabileceği bir alan ayarlamıştı. İnsanlardan uzak ve zavallıları kokudan etkilemeyecek bir mesafede. Bir süredir de üç havanın kendisine yetmediğinden şikayet ediyordu. Verna Tobin’in hediyesine, yüzükten daha fazla ilgi gösterirse Jayden o zaman bozulurdu işte. Neyse ki aynı anda vermeyeceğiz. Tobin o sırada elinde tuttuğu broş kutularının içine bakıp kuş figürlüyü Jayden’a uzattı, kendisininkini hemen takmak istediği açıktı. Kapıya uzandığında Yule’nin dükkanın gerisinden seslendiğini duydu. “Mutluluklar dilerim, tanrı ölüme kadar ayırmasın.”
Dışarı çıktıklarında içerideki tozlu ve basık havaya ters düşen serin hava yüzlerine çarpınca ikisi de derin bir nefes aldı. Serinliğin azalmaması karşısında Tobin ceketinin önünü kapatmış broşunu düzeltiyordu. Yüzünde az önce yaptıkları alışverişten memnun kalmış, neşeli bir ifade vardı. Jayden da montunu giymiş, elinde tuttuğu kutudan broşunu çıkarıp montunun yakasına tutturmuştu. Tobin eğlenerek broşuna baktı.
“Jayda çok bozulacak.”
“Belli etmemeye çalışırken daha çok belli edecek kadar hem de.”
Jayden kardeşinin duygularını gösteren insanlara özendiğini düşündüğünü Tobin ile konuşmuştu ve ikisinin de benzer görüşte olduğunu fark etmişlerdi.
“Bu sende dursun şimdilik.”
Jayden iç cebinden çıkardığı yüzük kutusunu Tobin’e uzatmıştı. “Verna’nın bazen meraklı olası geliyor.”
Tobin kutuyu ceketinin üst cebine koyup düğmelerini iliklerken gülümsüyordu. “Gözüm gibi bakacağım.” Elini cebinin üzerinde tutup göz kırptı.
Çoktan akşamüstü olmuş olmalıydı, onlar atlarını bıraktıkları hana yürürken yanlarından hızlı adımlarla geçen insanların parfüm kokuları havaya karışıyordu. Öğlen hırkayla ve gömlekle gezilen hava kış yaklaştığı için nemli olsa bile daha da karardıkça yerini daha kalın giyinen, montlarıyla gezenlere bırakmıştı. İşten eve dönenler dışında sokaklar neredeyse boştu. Binaların kapılarının önündeki mumların ve camlardan sızan ışıkların yer yer aydınlattığı ara sokaklardan geçerken kendi ayak sesleri dışında akşam yemeği yemek üzere sofraya geçmiş ailelerin açık pencerelerinden tabak çanak şıngırtıları duyuluyor, içtikleri çorbanın kokusu apartmanların önündeki çiçek kokularıyla karışıyordu. Onlar hana yaklaştıkça etraf daha da sakinleşmişti. Gökyüzü artık daha da kapalıydı. Havadaki çiçek ve yemek kokuları yerini gelecek yağmurun habercisi olan metalik bir kokuya bırakmıştı. Kış yaklaştığında kuzeyde bazı günler sıcak geçse de çoğu gün aralıksız süren fırtınalarla geçerdi. Hana ulaştıklarında ön kapıdan girmek yerine binanın arkasına yönelerek ahıra ilerlediler. Ahırlardan birinin yanındaki mutfak kapısının açılmasıyla dışarıya gülme ve konuşma sesleri yayıldı. Ödemeyi önceden yaptıkları için kimseye haber vermeleri gerekmiyordu bu yüzden istiflerini bozmadan hanın en uzağındaki ahıra doğru ilerlemeye devam ettiler. Arandıkları için işlek saatlerde hana yakın kalmak istememişlerdi. Kimse bizi tanımaz gerçi ama Jayda’nın dediği gibi tedbirli olmakta fayda var. Onlar ilerledikçe etrafı aydınlatan tek şey belli aralıklarla yerleştirilmiş gaz lambalarıydı ve hava kararmaya devam ettikçe onlar da yeterli gelmemeye başlamıştı. Atlarının bulunduğu ahşap tavanlı ahıra ulaştıklarında Tobin kapıyı ittirerek açarken tiz bir gıcırdama sesi duyuldu. İki at da sahiplerinin geldiğini anlar bakışlar atarak kafalarını önlerine yığılmış saman yığınından kaldırmıştı. Diğer üç at hiç oralı olmamıştı bile.
Tobin, açık kahverengi yelelerinin içinden geçirdiği ipten tutarak atını açıklığa çıkardığı sırada ahırın dışından bir çatırtı sesi gelmesiyle olduğu yerde dondu. Yakınlarında ufak bir ormanlık arazi vardı yani bu sesi çıkaranın ufak bir sincap olma olasılığı yüksekti ama bu Jayden ve Tobin’in ellerinin silahlarına gitmemesi için yeterli değildi. Birbirlerine biraz yaklaştılar, ses çıkarmamaya özen gösteriyorlardı.
“Sence hayvan mı?” Jayden Tobin’in sorusunu neredeyse duyamamıştı bile. Yalnızca diğer misafirlere ait atların samanlarını yerken çıkardıkları şapırtılar ve ormandan ahırın duvarlarına çarpan esintinin tiz çığlıkları duyuluyordu. Jayden tüm duyularının tüm gücüyle aktifleştiğini hissedebiliyordu. Bir terslik vardı.
“Fazla sessiz.”
Tobin belindeki silahı çıkarmak yerine, ayak bileğindeki bıçağı almak için eğildiğinde ikinci bir çatırtı sesi daha duyuldu. Bu seferki daha yakından gelmişti.
Atlarının da huzursuzca kıpırdanmaya başladığı sırada ahırın kapısı gıcırdayarak açıldı. İçeri girenleri seçmek loş ışıktan dolayı ekstra zorlaşıyordu. En önden gelen adamın ağzındaki sigaranın kokusu o kadar keskindi ki ahırdaki gübre ve saman kokusu neredeyse yok olmuştu. Adamın montunun altından sarkan kırmızı cüppe dışında, Jayden bunun cüppe ya da uzun bir hırka olduğunu düşünüyordu, üstünde gayet eskimiş siyah kıyafetler vardı. Arkasından gelen üç adam öndekine göre daha iriydi ama Jayden onların diğeri gibi kırmızı bir şey giymediklerini fark etti. Tobin de adamları izliyordu. Ellerinin boğumları bıçağını sıkıca tuttuğu için bembeyaz olmuştu.
Öndeki adam artık kendilerine daha yakınlaşmıştı. Siyah saçları ve saçlarından daha siyah gözleriyle iki adamı inceliyordu. Ağzındaki sigaradan bir fırt daha çektikten sonra diğer elini ceketinin cebine götürmek için hareket ettirdiğinde Tobin ve Jayden silahlarına sarındı.
Adamın gözlerinin daha da siyahlaşması mümkün müydü? Şimdi gece kadar karanlık gözlerle onları izlemeye devam ediyordu.
“Sigaramı söndüreceğim, ahırı yakmak istemeyiz.” Karşılarındakilerin kendisinden korkmasına eğlenirmişçesine ellerini havaya kaldırmıştı.
Cebinden küçük kutu gibi bir şey çıkarıp kapağını açarak sigarasını içine bastırdı, sonra da içine attı. Aynı sakinlikle kapadığı kutuyu cebine geri koydu.
“Seni daha cesur beklerdim, bize hemen saldıracağını ya da ne biliyim…” eliyle Jayden’ın tamamını gösterdi. “Bunu değil.” Sesi neşeli çıkıyordu, avını yakalamış bir yırtıcı gibi. Tiz sesiyle Tobin’i gösterdi. “Seni tanımıyorum. Fazla önemli değilsin muhtemelen.”
Tobin adamın dediklerine alınmamış gibiydi. Daha ziyade kafası karışmış gibi bakıyordu, kendisini savunmaya hazırdı. Jayden da tetikteydi ama o adamın kurduğu cümlelere sinirlenmişti de. Kim kendisiyle ve arkadaşıyla bu kadar rahatça alay edebilirdi? Ayrıca birbirlerini tanımayan birine göre fazla tehditkar konuşmuştu. Birazdan ortalık kan gölüne dönecekti şüphesiz. Sayıca az olsalar bile Jayden bu iri adamlardan birini alt edebileceğinden emindi. Adam açık ara kendilerini tehdit etmemiş miydi? Bence saldırmalıyız. Kim olduklarını da deli gibi merak ediyordu. Şimdi saldırırsak kaçabiliriz.
Tobin ona bakmamıştı bile. Jayden gömleğinin altında gizlediği kılıcını çektiğinde o da öne atıldı. Kırmızı cüppeli adam eğlenircesine yana çekildiği sırada üç adam da kendilerine doğru ilerledi. Tobin üstten saldıracakmış gibi koşup eğilerek iri adamlardan birinin bacağında kesik açtığında adam yakarırcasına bir ses çıkarmıştı. Bu hamleyi beklemediği kesindi. Aferin dostum. Jayden da kendisine doğru gelen adamın savurduğu kılıcı havada durdurduğunda ahırda yankılanan çınlama sesi tüm atların huzursuzca hareketlenmesine yol açtı. Jayden bir yandan da kenarda kendilerini izleyen adamı takip etmeye çalışıyordu. Şimdi yeni bir sigara yakmış, tiyatro oyunu izler gibi sakince duvara yaslanmıştı. Mücadelelerinden eğlendiği belliydi. İki adam da Tobin’e yöneldikleri için Jayden karşısındaki adamı kısa sürede devirir diye düşünmüştü ama adam beklediğinden daha dişli çıkmıştı. Demek zor yoldan halletmek istiyorsun. Peki öyle olsun. Jayden’ın öldürmek konusunda problemi yoktu. İkisi karşılıklı kılıçlarını savururken Tobin’in de üstüne çullanan iki adama bıçak savurduğunu görebiliyordu. Silahını çıkar dostum, silahını çıkar. Jayden kılıcını adamın göğsüne soktuğunda yüzleri o kadar yakındı ki adamın son nefesini verdiğini hissedebilmişti. Kılıcını geri çıkardığında yorgun hissetmiyordu bile. Tobin adamlardan birinin vücudunda bıçağıyla o kadar fazla kesik atmıştı ki adamın koyu kahverengi pantolonunun rengi akan kanından daha da koyulaşmıştı. Ona bunu kampta öğretmişlerdi. Bacaktaki en hassas yerlere kesik açtığınızda düşmanınızı çok daha zayıf düşürüyordunuz. Adam şimdi ayakta durmakta zorlanarak dövüşmeye çalışıyordu ama onun eksikliğini diğeri kapatıyor gibiydi. Tobin bir yandan kendisine savrulan kılıç darbelerinden kaçmaya bir yandan da saldırmaya çalışıyordu. Jayden adama yaklaştığında kılıcı bacaklarına savurdu. Adam sinirle arkasını döndüğünde tek eliyle bacağını tutarken diğeriyle kılıcını Jayden’ın boynuna doğru indirmeye çalışmıştı. Jayden yüzünde sadece ufak bir çizik ile tam vaktinde geri çekildi. Yanağındaki kesiğe dokunarak yüzünü ekşitti. Tam evlilik arifesinde yüze yara mı? Şimdi öldün. Adam gülerek ona doğru ilerlediğinde Jayden da hızlı hareketlerle adama ilerledi. Adamın yanından ileri atılıp arkasına geçtiğinde kılıcını çoktan boynuna sokmuştu. Adamın boğazında biriken kan, tiz bir fokurdama sesi çıkararak yere saçılırken arkasında silah sesi duydu. Tobin belindeki silahla üçüncü adamı göğsünden vurmuştu. Jayden duvara yaslanan adamı o sırada gördü. İlk haline göre pek neşeli görünmüyordu. Daha fazlasını beklerdimmiş. Al sana daha fazlası.
Tam kim olduğunu ve ne istediğini öğrenmek için yaklaşıyordu ki adam ıslık çaldığında ahırdan içeri adamlar girmeye başladı. Savaşamayacakları kadar fazla adam şimdi onlara yürüyordu. Tobin de şaşkın bakışlarla ona dönmüştü. Neyin içine düştük biz böyle? İkisi de üzerlerine gelen kalabalığa atıldığında Jayden birkaç kişiye kılıcını savurmuştu. Yanında da Tobin’in ateş ederek birkaçını yere serdiğini duyabiliyordu. Bundan kurtulabiliriz. Jayden atların haykırışları arasında önüne kılıç savurmaya devam etti. Tobin mermileri bittiği ve değiştirmeye vakti olmadığı için bıçağıyla havaya hamleler yaparak adamları uzaklaştırmaya çalışıyordu. Birkaç adam daha yerde yatanların arasına girmişti. Kırmızı cüppeli adamın sigarasının keskin kokusunu ahıra yayılan kan kokusundan alamamaya başlamıştı. Ayaklarının altındaki samanların kırmızı olmaya başlamasıyla attığı her adımda balçığa basarmış gibi sesler çıkarıyorlardı. Jayden tam o sırada yakınında bir ses duydu. İnilti gibiydi. Panikle sesin geldiği yöne döndüğü sırada Tobin’in önünde duran adamın boynundan çıkan bıçağın parıltısını fark etti. Adam yere düşerken Tobin ifadesizce bakmaya devam ediyordu. Jayden üzerine atılan adamı ileri itip yeniden Tobin’e bakmaya çalıştı. Diğer adam aralarına girmeden önce Jayden Tobin’in karnını tuttuğunu görür gibi oldu. Ya da göğsünü. Lanet olsun. Lanet olsun. Artık neler olduğunu göremiyordu. Yaralanmış mıydı? Ona mı öyle gelmişti?
Bir saniyelik dikkat dağınıklığı yaşamıştı. İşte tam o sırada kafasında bir acı hissetti. Samanların saçıldığı yola devrilirken kafasındaki acıyla birlikte görüşündeki bulanıklaşma da artıyordu. Kılıcını savurmak dursun tutacak gücü bile kendisinde bulamıyordu. Yanağına değen soğuk toprağı hissetmeden önce kırmızı cüppeli adamın diğerlerinin arasından kendisine yaklaştığını gördü. Gözlerini kapamadan önce birkaç haykırma beyninde yankılanmıştı. “Hayır! Kuş sembollü canlı lazım, diğerinden kurtulabilirsiniz.”