22
Bir önceki gün olduğu gibi yine aynı saatte uyandırılıp toprak yolda sıra oluşturdular. Çalıştırılacakları madenlere götürülürken silahlarıyla dolaşan gardiyanlar sayım yapıyordu. Bu sefer İlos ile aynı gruba yerleştirilmediği için daha eğimli bir yol boyunca devam eden bir kazı alanında çalışması gerekti. Müdürün kendisini yine akşam yemeği saatinde çağıracağını düşündüğü için taşları taşıyıcı arabalara yükleyip çekerken ne yapması gerektiğine karar vermeye çalıştı. Dikkat etmesi gereken çok detay olsa da önceliği kaçmak olacaktı. Sözlü olarak dalaşmamaya özen göstermeliydi ve bir şeyleri kurcalaması gerekirse yakalanmamalıydı. Bu yüzden yapmakta başarılı olduğu yöntemden sapmamak en doğrusu olacaktı. Doğaçlama takılacağım.
Vücudunu ter içinde bırakan beşinci arabayı yerleşim noktasına çekmeyi bitirdiğinde iki muhafızın kendisine yaklaştığını gördü. Elindeki tozu paçaları yıpranmış pantolonuna sildikten sonra bileklerini birleştirerek öne doğru uzattı. Muhafızlardan biri silahını omzundaki askıyla kenara atarak elinden ayaklarına uzanan zinciri bağlarken, diğer mahkumlar çoktan kazı alanından uzaklaşan topluluğa katılmışlardı. Eğimli yoldan asansörlere varmaları, tüm gün çalışmaktan zayıf düşmüş vücudunun ağır zincirlerle hareket etmesini zorlaştığından uzun sürse de serin koridora vardıklarında hızlıca kapının önüne gelmişlerdi. Kapı tıklatıldı ve içeriden anlaşılır bir girin sesi yükseldi.
Saatlerdir yanan şömineyle sımsıcak olmuş odaya girdiğinde havaya gül kokusu yayan purosunu tutan müdürü gördü. Bugün üstüne daha turuncu renklerinde bir gömlek ve kahverengi cepken giymişti. Jayden odanın ortasına geçerken müdür çalışma masasıyla yuvarlak yemek masasının arasına ilerlemişti. Yemek masasına serilmiş dantelli örtüden az sonra tepsisiyle içeri girecek gencin gelmesinin yakın olduğunu anlaşılıyordu. Müdür purosundan bir fırt daha çekerken Jayden da etrafı incelemeye karar verdi. Jayda gibi olalım bakalım. Kardeşi olsa neye dikkat ederdi? Nereye bakardı? Çalışma masasında düne göre daha fazla belge ve büyük kağıtlar olduğunu görebiliyordu ama üstündekileri anlayabilmek için yaklaşması gerekecekti. Kütüphane tarafındaki çekmecelerde anahtar gizlenebilecek herhangi bir bölme ya da çekmece yok gibiydi ama içini açmadan fikrinden emin olamazdı. Şimdilik böyle bir riski alıp çekmeceyi açmayı denemek istemiyordu. Yemek masasının arkasındaki L şeklindeki duvara dayanmış ahşap dolabı önceki gün içinden bardak çıkarılırken görmüştü. Takım üretilmiş tabaklar, farklı içkilerin servis edildiği bardaklar ve çatal bıçaklar dışında raflarda başka bir şey yoktu. O zaman masadan başlayacağız. Daha kaç gün müdürün odasına geleceğini bilmiyordu. Eninde sonunda o çekmecelerden birini açması gerekebilirdi ama o gün bugün değildi. Her geçen gün daha da yorulacağının farkındaydı ve bu çaresizliğin delice bir adım atmasında yani çekmeceleri açması için kendisine cesaret vereceğini ümit ediyordu. Öleceksem denerken öleyim. Ama nedense çekmeceyi açarken yakalanırsa müdürün önce sözlü bir uyarı ve en fazla gözünü korkutmaya yönelik bir hamle yapacağını düşünüyordu. İlk denemesinde ölme olasılığının oldukça düşük olduğuna inanıyordu. Müdür elinde tuttuğu purosunun ucunda uzayan külünü çalışma masasında lambanın yanındaki cam küllüğe attırdığında uzun parmakları ışıkla daha da büyük görünmüştü. Parmağındaki yüzük izi de öyle. Jayden böyle şeyleri ilk bakışta ikizi gibi göremese de isteyince detayları fark edebiliyordu. Adam diğer mahkumlar gibi soluk değildi, hatta muhtemelen tatillerini doğudaki adalarda yapmışçasına yanık tenliydi. Parmağının derisindeki açık renkli halka dikkatli bakınca oldukça belirginleşiyordu. Jayden yapacağı doğaçlamasına başlamaya karar verdi.
"Eşiniz de Uglen'de mi yaşıyor?"
Müdürün küllüğün üzerinde tuttuğu eli bir anlığına durdu. Mavi gözlerini Jayden'a diktiğinde yüzünde memnun bir sırıtış vardı.
"Evli olduğumu nereden çıkardın?"
Jayden zincirli ellerini açarak yüzük parmağını gösterdi. "Umarım yüzüğünüzü kaybetmemişsinizdir."
Müdür purosundan bir fırt daha çekti. Havaya gül dumanı üflerken odaya dağılan sis bulutu Jayden'ın gözlerini yaşartmıştı.
"Hayır. Kaybetmedim." Puro tutmayan eliyle cebinden altın bir yüzük çıkarıp ön cebine koydu. "Fena değilsin."
Tabii ki fena değilim. Karşında kim var sandın?
"Sevgili eşim Uglen'de. Malum çalıştığım yer itibariyle özel hayatımı işime taşımıyorum."
Birkaç kez tıklatıldıktan sonra kapıdan içeri elinde tepsisiyle bir başka çalışan girmişti. Yaş olarak on beş on altı yaşlarında görünüyordu. Jayden bundan istifade yoldan çekilme bahanesiyle şömineye yaklaştı. Sırtını ve bacaklarını ısıtan ateşle bir süre sonra terlese de artık çalışma masasının üstündeki kağıtları çok daha net görebiliyordu. Üstündeki ufak notları bile okuyabilmişti. Bu sırada içeri giren çocuğun tepsisinden içeri yayılan aromatik kokular servis kapaklarının açılmasıyla görünen meyveli salata, kıymalı fasulye ve soslu bulgur pilavıyla yoğunlaşmıştı.
"Ah yorucu bir gün için nefis bir yemek!" Müdür keyifle Jayden'a döndü. "Bugün de arıza mısın yoksa konuşmaya hevesli olacak mısın?"
"Konuya göre değişir. Cevap alamayacağınız sorular sormaya devam edecek misiniz?"
Müdür sonlara doğru öksürükle karışan bir kahkaha attı. Yarısına kadar içtiği purosunu yatay şekilde küllüğüne bıraktıktan sonra servis hazırlayan çocuğun parlattığı bardaklardan birine kütüphanesinin rafından aldığı şişeden tarçınlı vermut koydu.
"Konu önerin var mı?"
"Gününüzden bahsedebiliriz biraz. Tüm gün taşların içindeydim, biraz değişiklik olur."
"Yerime göz dikmedin değil mi Sorin?"
Masanın üstündeki şemanın üstünde yazan Deney Laboratuvarı yazısını görmüştü. Uzun çizgilerin birleştiği planımsı çizimlerden ufak oklarla kuzey, alt giriş, merdivenler gibi önemli noktalar işaretlenmişti. Fazla detaylı olmasa da şemanın L formu madenlere indirilirken yürüdükleri toprak yola benziyordu. Tüm gün masasına yaydığı kağıtlar üzerine çalıştıysa konuşurlarken planlar hakkında bilgi alabilirdi.
"Tabii ki hayır efendim. Başarılı olabilirdim ama bunu görecek kadar yaşamayacağım sanırım."
"Buna sevinmeliyim öyleyse."
"Sanırım. Madenler benim için fazla soğuk zaten." Konuyu kuzeyde yaşadığına getirmek istemiyordu. Hava koşullarına dayanıklılığı bir şekilde kamp bölgelerine bağlanabilecek bir detaydı.
"Topluluğunuzun kuzeyde olduğunu duymuştum. Oralar daha soğuk olmaz mı?" Ufak bir sessizlikle birlikte yanıt alamayacağını anlayarak devam etti. "Madenlerin soğuk olması talihsiz gerçekten de. Hücrelerin geceleri insanları donduracak kadar soğuduğuna yönelik şikayetler alıyorum."
"Yanlış sayılmaz." Jayden kışı görecek kadar burada kalmayacağına seviniyordu. Kaçarsa zaten bir başka soğuk yere dönecekti ama kaçamazsa da kış geldiğinde çoktan ölmüş olacaktı.
"Aslında türünün tek örneğiyiz biliyor musun?" Müdür bardağından koca bir yudum daha alırken çocuk da masaya içi yuvarlak ekmeklerle dolu bir kase yerleştiriyordu. "Muhtemelen tüm batı yakasındaki en kompleks maden mimarisi bizde."
Jayden ikizi gibi şüpheci davranmak istemiyordu ama müdürün maden planları hakkında konuşma başlatması şüpheliydi. Nasıl cevap vereceğine dikkat etmesi gerekiyordu çünkü fazla meraklı veya hevesli görünmesi üzerindeki gözleri daha da arttırabilirdi. Bana yardım etmeye çalışıyor olabilir mi? Sanırım bunu öğrenecek kadar da burada kalmak istemiyordu.
"Daha önce hapishanede bulunmadığım için pek kıyaslayamıyorum ama," ne çok hevesli ne de konuyu kapatacak cinsten devam et, "eğimli yolların daha yürünebilir olması konusunda biraz daha çalışabilirdiniz sanki."
"Ah evet. O kadar taş taşıdıktan sonra yollar da pek yardımcı olmuyor doğru." Odanın içinde yürürken boşta olan elini taş duvarlarda gezdirdi. "Bu iyi bir şey gerçi, ne kadar yorgun olursanız o kadar... İtaatkar oluyorsunuz." Tamam belki de o kadar yardımsever değildir. "Çok geniş bir mahkum profilimiz var. Moiy'hait'ler, adalardan bitki getiriyoruz diye gezen yürüyüşçülerin arasına karışan katiller, kraliyete karşı gelmiş ırklar. Bir tanesi de senin hücre arkadaşın hatta."
Jayden konunun İlos'a gelmesinden hoşlanmamıştı. "Orman perisi olarak doğduğu için köylerinin saldırıya uğraması doğru değildi."
"Tabii ki gerekçesiz tutuklamayı ben de doğru bulmuyorum. Ama saldırganlık ve işini yapan birini engellemeye çalışmak." Ayıplarcasına kafa sallıyordu. "Bunlar sistemi bozan yozlaşmışlıklar. Bazıları düşmanlıklarını saldırganlaşarak dışa vuruyor ne yazıkki."
"O saldırganlığı oluşturanlar da sistemin bir parçası."
"Sistem. Kast ettiğinin kraliyet politikası olduğunu varsayıyorum." Müdür kavgacı olmayan bir sesle konuşmasına devam ederken her gözünü kaydırdığında Jayden da masadaki planların üstüne eğiliyordu. "Sizin topluluğun oldukça özgün bir bakış açısı var. Irkları ya da cinsiyetleri ayırmadan yalnızca tahta karşı geliyorsunuz." Laboratuvar planlarının yanındaki katlanmış belgenin üstüne Maden 11 yazılı bir başlık atılmıştı. Birbirine benzer şemalar karınca yuvası gibi iç içe geçen yollardan oluşuyordu. "Oldukça ilham verici aslında. Kuzeyin en eski topluluklarındansınız ama yenilikçi yaklaşımınızı hiç değiştirmediniz."
"Elbette. İnandığımız şey de yıllar boyunca değişmedi."
"Kuzey gerçekten enteresan bir yer. Savaştığınız şeyler dışında mimariniz bile yıllardır aynı."
"Sık sık gidip gelir misiniz?"
"Tabii ki, son birkaç aydır daha da arttı hatta. Gerçi bu seyahatler sayesinde özel baloların kış turlarına da katılabiliyorum."
"Oldukça gösterişli oluyordur eminim."
"Ve eğlenceli." Son yudumu da içmesiyle boşalan bardağı masasına koyarken yemek servisi de tamamlanmıştı. Üstünde dumanları tüten kıymalı fasulyenin üstüne yayılmış sos bulgur pilavına sulu bir doku veriyordu.
Jayden yerine geçmeden önce son bir kez daha plana bakıp gördüklerini beynine kazımaya çalıştı. Yan yana dizilmiş bloklardan uzanan yollar bir merkezde birleşecek şekilde ilerliyordu. Bloklar hücrelerse her hücre bir yola açılıyor olmalı. Yol mu aramalıydı? Ya da tünel? Hücrelerinde herhangi bir kapı ya da kapağı bırak pencere bile yoktu. Doğru şeye mi bakıyorum ki? İçeride hiç kapak gördüğünü hatırlamıyordu ama sayılar hatta L yollar bile sayım yapılırken geçtikleri yerleri andırıyordu. Bu da bir başlangıç. Ormanlar daha karışıktı. Birbirine girmiş yolları aklında tutabilirdi. Belki birkaç kez daha bakması gerekecekti ama Aspan ormanları daha karışık olurdu ve Jayden orayı avucunun içi gibi biliyorsa kaçmak için burayı da bilmesi lazımdı.
"Umarım çalışmalarınız da kısa sürede tamamlanır." Jayden'ın artık planları görme şansı olmadığı için yemek yedikleri vakti kuzeyde ne halt döndürdüklerini öğrenmeye harcamaya karar verdi.
"Kısa sürecek gibi görünmüyor. Tüm mimariyi yeniden çiziyoruz." Özenle parlatılmış çatal bıçağı yana koyup altındaki katlanmış örtüyü bacağına serdi. "Deney tesisleri de aynı burası gibi hatta daha kompleks olacak. Kullanılacak malzemeler de zor hava koşullarına uygun olmalı sonuçta."
Madenler karışıktı. Bir insanın kaçamaması için özenle tasarlanmıştı. Bu deney laboratuvarlarında ne üzerine çalışacaklardı? Jayden ne üzerine bir tesis olduğunu sormamanın daha yararlı olacağını düşünüyordu. Maden 11 şemasında gördüğü yolları kafasından geçirirken sepetten aldığı ekmeğin içini kıymalı fasulye ile doldurmaya başladı. Kıyılmış etler fazla olacak şekilde hazırladığı sandviçi tabağının yanına koyduktan sonra çatalıyla soslu bulgurdan aldığı lokmayı ağzına attı. Mayhoş tat etin üstüne dökülmüş sosla birlikte çok daha lezzetli hale gelmişti. Müdür kendisiyle konuşana dek tabağın yarısını bitirmişti bile.
"Bence yeterince havadan sudan konuştuk." Kıymalı fasulyeye batırdığı çatalına bıçakla sosunu sürüyordu. "Dünkü konuşmamızı yeniden yaparsam yine karşılık alamayacağımı hissediyorum."
"Doğru hissediyorsunuz efendim." Meyve salatasından çıkardığı kaşığın üstündeki küp şeklinde dilimlenmiş elma, üzüm ve narları inceledi. Sürekli lapa benzeri yemeklerden sonra aynı anda bu kadar fazla taze meyve görmek garipti.
Müdür lokmasını çiğnerken burnundan belli belirsiz bir hayal kırıklığı duygusuyla nefes verdikten sonra hiçbir şey olmamış gibi konuşmaya başladı. "Gün ışığını özlemişsindir."
"Herkes gibi. Alt katlara pek ışık girmiyor."
Dışarıya çıkmak kaçma yolu bulması için iyi olabilirdi. Hemen hayır demeden önce müdürün ne istediğini öğrenmek mantıklı olacaktı. Müdür farklı bir strateji izliyorsa belki daha farklı ve yapabileceği bir teklifte bulunurdu.
"Dışarıda da görevlerimiz var. Belki duymuşsundur."
Her sabah ortak yemek alanında kahvaltılarını yaptıktan sonra gruplara ayrılıp iş yapacakları yerlere götürülüyorlardı. İki gün de madenlerde çalışsa da Jayden hapishaneye yakın merdiven inşaatlarında ya da binalar için kereste taşıma görevlerine seçilen mahkumlar görmüştü.
"Duydum efendim. Temiz hava almak hiç fena olmaz."
"Güzel." uzun bardağına Jayden'ın daha önce görmediği bir içecek doldurdu. "Dışarı çıkmak için şimdi bildiğin birkaç şeyi anlatmamakta kararlı mısın?"
"Kararlıyım." Dışarıya çıkmak kaçma planında işe yarayabilirdi ve bunun için ileri gidebilirdi ama asla kendisine güvenen topluluğunu, KarKıranlar'ı kullanmazdı. "Topluluğum bu anlaşmanın bir parçası değil."
"Öyleyse daha farklı bir şekilde işe yarayabilirsin."
"Ne gibi bir iş?" Sesinin fazla meraklı çıkmamasına özen gösterdi.
"Gece öğreneceksin." Odanın köşesine sinmiş çocuğu eliyle çağırınca çocuk hemen kafa sallayıp tepsinin üstündeki kaptan birkaç buz tanesini bardağına koyup geri çekildi. "Şimdi güzelce karnını doyurmaya bak."
Bu sefer müdür, Jayden'ın yemeğini bitirmesine izin vermişti. Bileklerinde zincirlerle paytak paytak odadan çıkarken planlara son bir kez daha bakmaya çalıştı. Eğer yarın dışarıya çıktığımda kaçma yolu bulamazsam bu harita elimdeki tek yol olacak. Jayden asla ikizi gibi gözlemci olmamıştı. Detaylara dikkat etse de bunu Jayda gibi takıntılı şekilde yapmıyordu. Yolları şemaları ormanı oluşturan farklı ağaçlar gibi hayal etti. Pusularında her ağaç belli bir saldırının başlangıç ve bitiş noktasını temsil ederdi. Bazı ağaçlar ise sadece saklanmaları için bile olsa planlarının önemli bir parçası olurdu. Tabii bu planların detaylarıyla da çoğunlukla Jayda ilgilenirdi.
Hücresine getirildiğinde muhafız bileklerindeki zinciri çözüp içeri iteledi. İlos yine meraklı gözlerle onu izliyordu. Jayden geride bıraktığı günlere kıyasla fazla yemiş olmaktan neye uğradığını şaşırmış midesinin zorladığı yıpranmış pantolonunun cebine elini attı. Kendisine bakan İlos'a elinde tuttuğu yuvarlak ekmek parçasını uzatıyordu.
"Bu da ne böyle?"
"En lezzetlileri aldım." Sandviçi hazırladıktan sonra kimseye fark ettirmeden cebine koyması zor olsa da eline aldığı ekmeğin içini açıp neşeyle koklayan İlos'un yüzünü görmek tüm çabasına değmişti.
"Çok güzel bu!" İlos kocaman bir ısırık aldığı sandviçi elinde kutsal bir kaseymiş gibi sıkıca tutuyordu. "Nefis kokuyor!"
"Kıymalı fasulye ve et. Ekmekte de bir şey var ama çözemedim."
"Zeytin! Yemeyeli yıllar oldu." Neredeyse mutluluktan ağlayacaktı. "Teşekkür ederim Sorin. Harikasın!"
Lokmalarını küçültse de sandviç birkaç dakikada bitmişti. İlos parmaklarına bulaşan sosu yalamaya başlamıştı bile.
"Zeytin olduğunu nereden anladın?"
Jayden da daha önce hatta İlos'a kıyasla daha yakın zamanda zeytin yemişti ama ekmekteki aromanın zeytin aroması olduğunu düşünmemişti. Hatta ekmeğin içinde farklı bir tat olduğunu da başta ağzında kalan meyve salatası tadından kaynaklandığını sanmıştı. İlos tam bir gurme gibi ısırdığı an anlamıştı.
"Buraya gelmeden önce tatlı yapardım. Farklı bitkilerin özünü çıkarıp keklere kurabiyelere katardım." Gözlerini yine uzaklara diktiğinden o anlara gittiği belliydi. "Hatta ailem benim tüm mutfağı onların tabiriyle garip deneyler yaparken havaya uçuracağımdan korkardı." Kısık sesle gülerken sesi sakin çıkıyordu. "Bir kez az kalsın fırını patlatıyordum. Bazı bitkilerin yüksek ısıyla pek iyi anlaşamadığını o zaman öğrendim." O günlere duyduğu özlem duygusuyla elini yine sırtına doğru tutmaya başlamıştı. "Ama en iyi yaptığım ve tüm köyün sevdiği kekim zeytinli olanlardı. İçine hafif ekşi bir şurup da katınca her kutlamada yenilmeye başlanmıştı."
"Jayda da tatlı yemeye bayılır. Endişeli olduğunda iştahı olmasa da ağzına kadar doldurulmuş kurabiye tabağına hiç karşı koyamaz."
"Benim yaptıklarıma bayılırdı. Hiç tanışamayacak olmamız üzücü."
"Öyle düşünme. Belki tanışırsınız."
"Alınma ama senin zaten günlerin.." Bunu diyeceği için kötü hissettiği belliydi, "sayılı. Ben de buradan çıkacak kadar yaşamayacağım."
"Tamam. Bu hiç iç karartıcı olmadı."
"Üzgünüm. Burada insanın morali çok kolay bozuluyor. Sanırım hep karanlık olmasından."
"O zaman aydınlık şeyler düşün." Jayden'ın kaçış planına İlos'u da katma düşüncesi her geçen gün artıyordu. Ona Tobin'de olduğu gibi ilk tanıştıkları andan itibaren güvenebileceğini hissetmişti ama ikizine göre daha arkadaş canlısı olduğu için hemen samimi olmamak için çok çabalamıştı. Eline ekmeği alıp kokladığı an zaten içten içe yaşadığı belirsizlik kırıntıları bile uçup gitmişti. "Ekmeği beğenmene sevindim."
"Çok güzeldi. Tekrar teşekkür ederim. Sanırım pastanem olsaydı kesinlikle menüye böyle bir ekmek koyardım."
"Pastane mi?"
"Elbette!" İlos sanki Jayden az önce anlattıklarını duymamış gibi bir şaşkınlıkla bakıyordu. "Hep insanlar gibi pastanem olsun istemişimdir. Elim lezzetli, bu konuda mütevazi olamayacağım."
"Ah hiç anlaşılmıyor gerçekten."
İlos karşı yataktan sıcak bir gülümsemeyle ona baktı. "Senin bir hayalin yok muydu? Yani buraya gelmeden önce."
"Bilmem ki vardır elbette." Jayden daha önce hiç geleceğine yönelik hayal kurmamıştı. Burada olmasaydı muhtemelen ya pusu planı yapıyor ya da kamplarını taşıyor olurlardı. Tabii tüm bu planlarına Verna ile evlendikten sonra başlarlardı. "Eğer yakalanmasaydım kız arkadaşıma evlenme teklifi edecektim. Ona çok güzel bir yüzük almıştım. Kabul edeceğini varsayarsak muhtemelen birkaç gün kutlamalarla geçerdi ve sonrasında günlük rutinimize geri dönerdik."
İlos'un yüzüne yayılan acıma duygusu mutlu gülümsemesiyle karıştı. "Adı ne? Müstakbel karının."
"Verna. O, ben ve ikizim çocukluktan beri arkadaşız."
"Bunun gerçekleşemeyeceğine üzüldüm."
"Ben de." Ama hala hiçbir şey bitmiş değildi. Yüzüğün aynısından alamasa bile hala o düğün gerçekleşebilirdi.
"Peki hiç kendine yönelik hayalin var mıydı? Daha bireysel?"
Jayden bir süre sessiz kaldı. O hep kampla bir olmuştu. İkiziyle liderlerdi ve çoğu şeyi birbirlerine danışarak yaparlardı. Jayda ile paylaşmadıklarını Tobin'le konuşurdu ama konu hep KarKıranlar, kraliyetin yaptıkları ya da fakirlik olurdu. Daha keyifli geçen sohbetlerinde bile Jayden hiç ne istediğini sorgulamamıştı. Bu yaşta ne hayal kurabilirdiniz ki? Kaçak yaşarken ve koca bir kamp ile ilgilenirken.
"Sanırım hiç düşünmedim."
"Ah." İlos'un hafif çilli yüzü umutla bakıyordu. "Eminim bulursun."
Jayden İlos'unki gibi somut bir hayal hiç kurmamıştı. O ikiziyle birlikte bu hayatın içinde doğmuştu. Fazla seçim şansı olmamıştı ama bir şeyleri değiştirme gücü topluluklarının lideri oldukları an baskın hale gelmişti. Senin için önemli olan şeyler için savaşmak. Saldırılarındaki adrenalin de işe heyecan katıyordu elbette ama her zaman bir döngünün içindelerdi. Jayda her zaman meraklı olmuştu. Sürekli uzaklara gitmek istediğini dile getirmese de gözleri hep keşfetme arzusuyla bakardı. Jayden ise ormanda mutluydu. Elindekiler ona yetiyordu. Topluluğu, kuzey, Verna, Jayda ve Tobin. Kampını düşününce hüzünlü hissetmişti. Tobin hala hayatta mı onu bile bilmiyordu. İkizi şu an ne yapıyordu? Verna, Jayden kampa geri dönmediğinde nasıl tepki vermişti? Sayım yapan gardiyanlar koridorlarda dolaşmaya başladığında hücrelerine tutulan ışıkla düşüncelerinden anca sıyrılabilmişti. Şimdi güçlü olması gerekiyordu. Jayda gibi.
Gardiyan uzaklaştığı an hızlıca ayağa fırlayıp hücrede dolaşmaya başladı. Ne aradığını bilmiyordu ama görünce anlayacağından emindi. Yatağının altına baktı, gücü yettiği kadar duvardan uzaklaştırdı. İlos endişeyle onu izlese de ne diyeceğini bilememiş gibiydi. İlos'un yatağını da kaydırdıktan sonra zemini, taş duvarı incelemeye başladı. Hücrelerine fazla ışık girmediği için fazla şey göremiyordu. Dokunduğunda da soğuk taş dışında hiçbir kapı türevi çıkıntı yoktu.
"Umarım inşaat işinin hayalin olduğuna karar vermemişsindir."
Arayışını yarıda kesen hücrelerine doğru başka bir ışığın yaklaşmasıydı.
"İşte bu yeni." İlos da dikkatini yalnızca kendi parmaklıklarını açan muhafıza vermişti.
Gece öğreneceksin.
Muhafız bu sefer el bileklerine sıkı bir kelepçe takmakla yetindi. Jayden başta müdürün odasına götürüldüğünü sansa da merdivenden toprak yola indiklerine madenlere giden yol üzerinde ilerlemeye başladılar. Toprak alan hücreler kadar soğuk olmasa da her nefes verişinde havaya yayılan buhar bulutunu karanlığa rağmen görebiliyordu.
"Madenlere mi gidiyoruz?"
Kolundan tutan muhafız sorusunu duyduğuna yönelik bile bir tepki vermemişti. Sola döndüklerinde madenlere gitmediklerini fark etti. Müdürün odasına çıkana benzer bir asansöre bindikten sonra loş dar bir koridora çıktılar. Uzun koridor boyunca attıkları her adım yeni döşenmiş taş zemin üzerinde yankılanıyordu ama esas gürültü aydınlığa çıktıklarında arttı. Büyük bir kalabalık yüksek taş tavana kadar uzanan kafesin çevresinde toplanmıştı. Bazıları kafesten içeriyi görmeye çalışıyor, bazıları kenarlardaki eğimli basamaklara oturmak için yer kapmaya çalışıyordu. Basamakların arasında ise insanları izleyen birkaç muhafız ve boyunlarından asılmış levhalarla insanların arasında yürüyen genç delikanlılar dolaşıyordu. Uzun elbise ve tüylü şapkalarıyla kol kola girmiş kadınlar çocuklardan birini durdurup birkaç madeni para karşılığında renkli bir kağıt aldılar. Kafesin içindeki toprakta eşelenme seslerinin artmasıyla çevresinde duranlardan çıkan tezahüratlar kuvvetleniyordu. Seyircilerin uzağından beton sütuna doğru yürüdüklerinde kafesin giriş kısmına yakın odada birkaç kelepçeli adamın durduğu alana çıktılar. Buradan içeride olanlar çok daha net görülüyordu. Nemli kum ve toprak karışımı bir zeminin üstünde birbirlerini yere fırlatan iki adam kıyasıya dövüşüyorlardı. İkisinin de üstsüz vücudu aldıkları darbelerden kıpkırmızı olmuş ve kirli pantolonlarına kan sıçramıştı.
"Burası lanet bir dövüş alanı!"