21
Loş hücreyi aydınlatan doğal ışık koridor tarafından gelmeyi durduralı çok zaman geçmişti. Artık çevresini incelemesini sağlayan tek şey parmaklıkların bağlandığı taş duvardaki ışıklardı. İçeride, duvarlara karşılıklı şekilde dayanmış metal ayaklı iki tane tekli yatak, tam ortalarında kalacak şekilde yerleştirilmiş tuvalet ve üstünde yarım sabun bulunan küçük bir lavabo vardı. Jayden hücreye girdiğinde üstü tam toplanmamış yatağın dolu olduğunu anlayıp diğerine oturmuştu.
"Umarım hücre arkadaşım manyağın teki çıkmaz."
Hapishanede fazla göze batmayı planlamıyordu. En azından ilk safhada önceliği sessiz sakin şekilde bu cehennem çukurundan kaçmanın bir yolunu bulmak olacaktı. Madenlere inmeden önceki sıcak hava saat ilerledikçe serinlemişti. Görebildiği kadarıyla hücrelerin hiçbirinde dışarısıyla bağlantılı bir pencere ya da hava kanalı yoktu. Hatta saati tahmin edebilmek için güneşi görebilecekleri tek yer her bir hücrenin açıldığı ortak alanın tepesindeki camlardı. Yerin çok altında olmalıydılar.
Eski ve kirli, çamur ve toprak lekeleri artık yıkansa da geçemeyecek kadar yerleşmiş sert yastığına baktı. Yatağın diğer ucunda bir ince bir de kalın battaniye katlı halde duruyordu. Yatağının metal ayaklarını sökmeye çalışabilirdi. Bu metaller iyi bir silah görevi görürdü. En azından Jayden, kilo vermiş olsa da hala iyi bir vuruş yapacak kadar iriydi. Lavabonun başındaki ufak ayna da kırılınca kesici bir silah haline gelebilirdi ama oda arkadaşı canına kast ederse o aynaya ulaşması zaman alırdı. Yatağın ayağını sökmek ise çok gürültülü ve yorucu olurdu. Elini ve yüzünü yıkamak için lavabonun başına gittiğinde suyun buz gibi olduğunu fark etti. Kenardaki duvara asılmış küçük havluya elini kurularken hissettiği üşüme duygusu artık daha da artmıştı. İçinde büyük olasılıkla musluktan akan buz gibi olmuş suyla doldurulmuş geniş bir fıçı dışında başka bir su kaynağı yoktu. Madenlere geldiğinde içtiği çorbanın su ihtiyacını giderdiğini düşünmekten başka çaresi kalmamıştı.
Koridor tarafından ayak sesleri gelmeye başladığında aynada kendisine, birkaç saat önce yıpranmış da olsa uzun olan saçlarının yerine geçen yalnızca dokununca hissedebildiği saçlarına bakıyordu. Düzenli ayak sesleri parmaklıkların gıcırtılı sesini örterek hücrelerin içine kadar devam etti. Bulunduğu hücrenin kapısı da açıldığında merakla oraya baktı. İçeriye hiç beklediği gibi biri girmemişti.
Kendisine göre oldukça ufak olan adamın tüm gün madenlerde çalışmış olmanın yorgunluğuyla omuzları daha da çökmüştü. Jayden'ınki gibi kazınmış kahverengi saçlarının arasındaki kızıllıklar parlak yeşil gözlerini hücredeki karanlığa rağmen ortaya çıkarır yoğunluktaydı. Küçük yuvarlak suratındaki al yanakları içeride birini görmenin şaşkınlığıyla belirginleşse de yalnızca kalkık burnunu kırıştırmakla yetindi. Ama tüm mahkumlar hücrelerine girdikten sonra ışıklar kapanmadan hemen önce o son aydınlıkta Jayden bir şey daha fark etmişti. Sivri kulaklar. O bir orman perisi.
Orman perileri Nesnar'da ve Aspan'ın güvenli bölgelerinde yaşadığı söylenen türlerdi. Kuyruklu ve ağaçlardan atlayarak yol alan kamplarını küçükken öğrendiği kadarıyla ağaç gövdelerinde kuruyorlardı. Ormanlara hakim olan bu türün Otan adında ağaçlar yoluyla konuştukları sinirsel bir dile sahip olduklarını duymuştu. Kamplarında yabanilerle bir ittifak kursalar bile orman perilerine nasıl ulaşabileceklerini bulamamışlardı. Zaten çoğu tür gibi onların da soyları tehlikedeydi bu yüzden daha da gizlenmeye başlamışlardı. Jayden daha önce hiç gerçek bir orman perisiyle aynı ortamda bulunmadığını fark etti. Karşısındaki yatağa oturan adam da sakince kendisini inceliyordu. Muhtemelen yakın zamanda hücresine birinin geleceğinden haberi olmuştu ama Jayden kendisine bakan gözlerin bu gelecek kişinin kim olduğunu da bilip bilmediğini anlayamıyordu. Bir süre karşılıklı birbirlerine bakarak durmakla yetindiler. Jayden orman perilerinin minyon olduklarını duymuştu, en azından derslerde gösterilen çizimlerden boynuzlu, kuyruklu ve kanatlı olduklarını hatırlıyordu ama bu adam çizimlerdekiler gibi ne güçlü zıplamalar yapmaları için yay gibi bacaklara sahipti ne de kuyruğu ya da boynuzu ve kanatları vardı. Hatta orman perisi olduğunu düşündürtecek tek özellikleri sivri kulakları ve şimdi kendisine uzattığı dört parmaklı eliydi.
"İlos." İnce pembe dudaklarından ismini söylerken öne eğilmiş, dikkatli bakışlarını Jayden'a dikmişti.
"Jayden." Kendisine uzatılan nasırlı elleri sıktı. Buz gibi suyla üşüyen ellerine göre çok daha soğuk ellerle karşılaşmıştı. "Jayden Sorin."
"Biliyorum. Memnun oldum." Şimdi ciddiyeti biraz yok olmuştu hatta yeniden yatağına yerleşirken neredeyse eski dostlarmış gibi anlayışla bakmaya başlamıştı.
"Buraya gelmeden önce kuzeyde miydin?" Bir orman perisinin Uglen'de başka bir işi olamazdı.
"Evet, evet." Yorgun bakışlarını dalgın dalgın fıçıya dikerken kelimeleri tekrar etmişti. "Sen?"
"Evet, Aspan."
"Aspan, güzeldir. Hala ağaçları eskisi gibi dev mi yoksa oraları da mı kestiler?"
"Hala devasa." Jayden ağaçları düşününce ikizi aklına gelmişti. O dev ağaçlara tırmanmayı öğrenirken her düşüşünde daha da tepeye çıkmak için hırs yapar dururdu. "Ne kadar süredir buradasın?" İlos'un bir insana göre küçük olsa da bir periye göre iri vücudu sıkıydı ama buğday teni uzun süre yer altında kalmış gibi soluklaşmış görünüyordu.
"Beş yıl."
Jayden soru cevap oyununa devam etmek istese de bir süre sonra koridorlarda yankılanan ayak seslerini işitince konuşmayı kesmeye karar verdi. Beş yıl uzun bir süreydi. İlos'un ailesine duyduğu özlemi hayal bile edemiyordu. Neler yaşadığını, nasıl ve neden yakalandığını öğrenme arzusu daha da artmıştı. Gardiyan kendi hücrelerinin başında durduğunda içeriye tutulan ışıkla gözlerini kıstılar. Işığın diğer hücrelere ilerlemesinin ardından yeniden her yer kararmıştı.
"Bugün yorucu bir gündü Sorin." Uykusu gelmiş gibi gerçek olmadığı açık olan bir esneme taklidi yaptı. "Yarın konuşmamıza devam ederiz. İyi geceler."
Jayden üstüne yorganını çeken karartıyı izledi. "Sana da iyi geceler İlos."
Gece saatlerinde zaten olmayan uykusunu iyice kaçıran yüksek bir sesle hoplayarak kalkmıştı. Toprağın içinden geliyormuş gibi duyulan bir çan sesi yanlış saymadıysa on kez tekrar etmişti. Sonra bir kez daha ve bir kez daha. Dördüncüsünde artık hava aydınlanmaya başlamış olduğundan Jayden'ın uyuyabileceğine yönelik tüm umutları da yok olmuştu. Son çan sesi de hücre duvarlarında yankılanırken İlos da kalkmıştı. Sırıtarak Jayden'ın uykulu gözlerine baktı.
"Hiç uyuyamadın ha?"
"Lanet çan sesleri bir türlü durmadılar."
Kendisi de aynı yoldan geçmiş gibi görünüyordu. Anlayışlı bir gülümsemeyle konuşmaya başladı.
"Zamanla alışırsın."
"Her gece mi oluyor bu?" Bu hiç iyi olmadı işte. Jayden uyumayı severdi ve kesinlikle bu seslere alışacak kadar ne süresi vardı ne de burada kalmayı planlıyordu.
"Yeraltı cinleri için çalıyorlar. Her gece, aynı zamanda."
"Her hücreye çıkıyor mu yalnızca yakın olanlar mı duyuyor?"
"Ne hücreni mi değiştirteceksin ki?" İlos yüzünü yıkamak için lavabonun başına geçmişti. "Hapishaneyle ilgilenenlerin, müdürün duymayacağı şekilde sadece hücrelere geliyor." Havluya son su damlasını da emdirirken daha uyanmış görünüyordu. "Eğer sessiz yere geçmenin yolunu bulursan beni unutma."
Bir süre sonra madende çalıştırılmak üzere hücrelerinden çıkarıldılar. Üç katta da Jayden'ların hücresi gibi boylu boyuna uzanan hücrelerden irili ufaklı mahkumlar çıkıyordu. En alt kata indiklerinde önce kahvaltı yapacakları yemek alanına giden toprak yol boyunca yürüdüler. Biraz daha tepede kalan taş zeminde ellerinde silahlarla bekleyen gardiyanlar beşli sıralar oluşturarak ilerleyen mahkumları sayıyordu. Kimse tek kelime etmese de Jayden yeni yüz olmasından dolayı yakınındakilerin dikkatini çekmeye başlamıştı bile. Sessiz bir şekilde yemekhane sırasına girip bayatlamaya yüz tutmuş bir ekmek ve biraz kaşar peyniri duran tabağı aldı. Suyunu içerken de çevresindeki yüzleri inceliyordu. Yemek alanı da hücreler gibi kuytuda kalan bir yerdi. Oraya giderken yürüdükleri toprak yol L gibi dönerek ilerliyordu ve tam dönüş kısmında önünde güvenliklerin durduğu eskimeye yüz tutmuş iki asansör görmüştü. Yerin çok altında olmalılardı ve Jayden'ın kaçmak için yukarıya çıkması gerekiyordu. Ağır silahlı güvenlikleri aşarak asansörlere ulaşsa bile nasıl çalıştıracağını ya da nereye çıkacağını bilmeden hiçbir şey yapamazdı. Sessiz geçen kahvaltıları boyunca İlos Jayden'ın yakınında durmuştu. Diğer mahkumlar gibi hepsinin elinde ekmek kaşar ve bir bardak su vardı. Madenlere götürülmek için yeniden toprak yola çıktılar. Tepedeki camdan havanın bugün puslu olduğu belliydi. İçeriyi daha aydınlık yapması için hücrelerin dış duvarlarına takılı lambalar yakılmıştı.
"Sakın yanında bir şey alayım deme. Cezası çok ağır oluyor." İlos'un uyarır sesle fısıldamasını yalnızca Jayden duymuştu. Madenlerde çalışırken kullanacağını düşündüğü kazmayı yanında taşıyamasa da daha küçük alet edevat bulabileceğinden emindi. Ölüm cezasının tarihini yakınlaştırmamak için aleti iyi saklaması lazımdı yalnızca. Bunu şimdilik İlos'un bilmesine gerek yoktu bu yüzden sadece başını sallamakla yetindi.
Madenlere ilerleyen yola girmek için sağa saptıklarında yürüdükleri toprak yol farklı yerlere doğru dallanan bir demiryolu haline gelmişti. Her bir mahkum yer aldığı grupla sakince ilerleyerek çalışacağı alana götürülüyordu. Alta indikçe eğimli olan yollar yer yer büyük taşlarla örtülü bir mağara içine benziyor yer yer de ahşap kolonlarla güçlendirilmiş bir inşaat alanına dönüşüyordu. Değişen basınç seviyesi loş yolların çevresindeki duvarları aydınlatacak şekilde yerleştirilmiş aydınlatmalar boyunca Jayden'ın kulağının tıkanıp durmasına sebep oluyordu. Çalıştırılacağı alana vardıklarında her birine kazma verilip işe başlamaları söylendikten sonra gardiyanlar yalnızca koridor boyunca yürüyüp mahkumları kontrol ediyordu. Kazmayla taş duvara her vuruşunda diğer mahkumların alanından çıkan sesler yere dağılan ufak taş çıtırtılarıyla karışıyordu. Jayden terden sırılsıklam olmuş gömleğinin kuru olan yeriyle alnındaki teri sildiğinde saat öğleni geçmiş olmalıydı. Sürekli aralarında iş yapıp yapmadıklarını kontrol eden gardiyanlardan fırsat buldukça aralarında konuşmaya çalışan tek kişi İlos ve Jayden'dı. İlos bir tur rehberi gibi yanlarında çalışan insanları anlatıyordu ve gardiyan görüş alanına girer girmez susuyordu. Tanıştırma işine en yakınından başlamıştı. Jayden solundaki oyukta çalışan soluk benizli adama bakıyordu. Adam kendisinin izlendiğini fark ettiyse bile başını eğik tutarak işini yapmaya devam etti.
"Bu adamın adı Erben. İki yıl önce madenlere geldi. O da kraliyete karşı toplumu kışkırtmakla suçlanmış."
Jayden kazınmış siyah saçlarına bağladığı bandanasıyla aynı renk yeşil gözlerini dikkatle önünde kazdığı çukura dikmiş adamı inceledi. Onun da yanık teni İlos gibi soluklaşmaya başladığından gözünün altındaki morluklar daha da belirginleşmişti. Görünüşü olmasa da isim Jayden'a bir yerlerden tanıdık geliyordu. Daha önceden tutuklananlara yönelik haberleri görmüştü, belki de bu yüzden böyle bir yanılgıya düşüyordu.
"Soyadı neymiş?"
"Keles. Eskiden gazeteciydi."
Konuşmalarını bölen gür sesle birlikte ikisi de yerlerinde sıçradılar. "Evlat eski falan değilim. Ölmüşüm gibi konuşma lütfen."
"P.. Pardon efendim."
"Efendin değilim evlat, sadece bundan sonra dedikodu yapacaksanız hakkında konuştuğunuz kişinin duymayacağından emin olun." Adam güler gözlerle ikisine baktıktan sonra kazmasını çukura vurmaya devam etti.
Jayden ikizinin kamplarına gelen yerel gazetelerden bu adamın yazılarını kesip sakladığını şimdi hatırlamıştı. Adamın bulduğu kanıtları ve cesaret küpü yutmuşçasına delice ithamlarda bulunduğu içeriklerin bir kısmını mantıklı bile bulmuştu. "Siz çetelerle sarayın birlikte çalıştığına yönelik bir yazı yazmıştınız."
"Evet, zaten o yazı da beni buraya getirdi."
"Üzgünüm. Gerçekten iyi bir yazıydı."
Jayden adamın diğer yazılarındaki gibi bu yazısında da hem çete hem de bu çetelere destek veren ailelerle ilgili kanıtlar sunduğunu görmüştü. Muhtemelen bu kanıtlar o kadar doğruydu ki sarayın dikkatini çeker çekmez tutuklanmış olmalıydı. Ama Jayden'ın asıl aklında kalan bu yazısı değildi. Esas kraliyetin ve özellikle Albis'lerin asil soyları kuruttuğuna dair yazıları ülke çapında ve kamplarında çok ünlü olmasını sağlayan eseri olmuştu. Röportajlarında saklı soylar hakkında yaptığı oldukça detaylı araştırmalar olduğundan bahsettiğinde kraliyet gibi KarKıranlar'ın da radarına girmişti. Sonuçta ikizlerin lideri oldukları KarKıranlar topluluğu Altın Çağın çöküş döneminde Albis'lere kafa tutan tanrıçalardan biri olan Polaril'ler tarafından kurulmuştu ve Polaril'ler de tahta rakip görüldüğü için soyu kurutulan aileler arasında geliyordu. Ya da kurutulmaya çalışılan.
"Sağol evlat. Kampınıza kadar ulaştığıma sevindim."
Tabii ki Jayden'ın kim olduğunu biliyordu. Elindeki kazmayla taşlarla kaplı duvara vurduğunda tanınıyor olmasına sevinse mi üzülse mi karar vermemişti.
"Gazeteciyim evlat. Bazı şeyleri bilmek kanımda var. Ama daha gelmeden hakkında konuşulması da işimi kolaylaştırdı yalan söyleyemem."
"Umarım iyi şeyler konuşulmuştur." Duvara bir darbe daha gelince iri bir taş parçası ayak ucuna yuvarlandı.
"Eh insanların görüşü duygularını çok baskılar tahmin edersiniz ki." Gözlerini bu sefer İlos'a çevirmişti. "Sizinle de tanıştığıma sevindim Bay İlos. Daha önceden konuşma fırsatı bulamamıştık sanırsam."
"Evet. Ben de memnun oldum ef..." Son dakika efendim demesini öksürükle örtmeye çalışması üzerine adam sempatik bir kahkaha attı. Gülüşü kısık sesle olsa bile gardiyan kendi taraflarına daha hızlı adımlar atarak gelmişti.
"Aranızda konuşmak yok. Sadece işinizi yapacaksınız."
Üçü de bir süre başlarında dikilen iri gardiyanın uzaklaşmasını izledi.
"İyi halden çıkmaya çalışıyorum bu yüzden beni lafa tutmayın. Ortak alanda karşılaşırsak konuşuruz."
İlos ve Jayden'ın da Erben Keles gibi işlerine odaklanmaktan başka çaresi kalmamıştı. Öğlen aralarına kadar taş kırmaya devam ettiler. Aradan sonra farklı konumlarda çalışmaları gerektiği için fazla konuşamamışlardı. Jayden'ın ise nasıl kaçabileceğine yönelik bir fikri hala yoktu.
Akşama doğru madenlerden hücrelerine götürülmek üzere gelen gardiyanlarla birlikte Jayden'ı almak için de iki muhafız gelmişti. Diğerlerine göre daha koyu renk üniformaları ve ateşli silahlarıyla Jayden'ı grubun gittiği yoldan farklı bir yere yönlendirmeden önce el bileklerinden ayak bileklerine uzanan zincirleri bağlamışlardı. Toprak yol boyunca ilerlerken hücrelerine ilerlemek için merdivenlerden çıkan mahkumların alanda yankılanan adımlarının sesleri asansöre bindiklerinde kesilmişti. Jayden ilk defa asansöre binmenin verdiği merakla etrafını incelemeye başladı. Hem vaktinden daha erken öldürülme ihtimaline karşı kendisini nasıl savunabileceğini düşünüyordu hem de hiç durmadan üst katlara çıkan asansörün dışından hızla akan beton duvara bakıyordu. Üçüncü katta sarsılarak duran asansör fazla güvenli hissettirmese de kesinlikle farklı ve heyecan vericiydi. İndikleri koridor hala toprak ve tozlu olsa da daha temizdi ve düzenli taşlarla kaplıydı. Duvardaki aydınlatmalar daha sık yerleştirildikleri için önünde durdukları kapıya ulaşana kadar yanında yürüyen muhafızların silahlarını daha net inceleyebilmişti. Gri başlığı tetik kısmına kadar uzanan tabaka namlunun üstünü örtecek şekilde yerleştirilmişti. Yüzeyindeki çıkıntılarla sağlam bir kalkan gibi görünüyordu. Silahın kabzasına bağlanan deri askı gardiyanların boynundan geçen yumuşak bir yapıdaydı.
Odanın kapısını birkaç kez tıklattıktan sonra içeriden kesik bir girin sesi yükseldi. Ahşap kapı açıldığında koridora kadar yayılan sıcak dalga Jayden'ı kemiklerine kadar ısıtmıştı. İçeri girmesi için silahlarla sırtını dürten askerler Jayden odanın ortasına yürüdükten sonra çıkıp arkalarından kapıyı kapattılar. Taşlarla kaplanmış duvarlar iç içe geçmiş iki kare şeklinde devam ediyordu. Girişin hemen yanındaki ikili koltuğun üstündeki bej yastıklar madenlerdeki en temiz noktadan daha da temizdi. Odayı ısıtan dikey şömine kapının bulunduğu duvar hizasındaydı ve hemen karşısında arkasındaki kütüphane gibi cilalı ahşaptan yapılmış üstü form ve zımbalanmış belgelerle dolu bir çalışma masası vardı. Odada iki kişilerdi. Adam ağzındaki uzun purodan çektiği dumanı odaya üflediğinde içerisi şekerli bir tütsü yakılmış gibi kokmuştu.
"Merhaba Jayden Sorin. Ben Müdür Parsin. Gümüşkoy Hapishanesine hoşgeldin."
Peki... Müdürün odasında olmak pek hayra alamet değildi. Diğer mahkumların daha önce bu odaya çıkan asansörlere bile binmediklerinden emindi. Sorun yok Jayden.
"Merhaba Müdür Bey."
Adamın derdini öğrenene kadar fazla konuşmamaya karar vermişti. Belki bu oda kaçışı için bir fırsat olabilirdi ama çevresini incelediğinde hiçbir duvarda pencere olmadığını gördü. Ya da dışarısıyla bağlantılı bir cam. Oda da alt kattaki hücreleri gibi bir kafesti. Sadece daha yaşanılabilir bir kafes.
"Siz ikizlerin cesur olduğunu duymuştum." Adamın ses tonu dostça duyuluyordu. Üstten bakıyordu ama samimi bir gülümseme takınmıştı. "Boşuna etrafa bakma, hala yerin altındayız."
Jayden masasının başına yaslanan adamı inceledi. Muhtemelen yaşça altmışlarındaydı ama bunu düşündürecek tek şey yaşla birlikte içe çökmüş yanakları olurdu. Yapılı vücudunu saran cepkeninin içine gözleri gibi mavi renginde bir gömlek giymişti. Yer yer aklaşmış gri sakallarını bıyığıyla birlikte tarayıp şekil verdiği belliydi. Tırnakları, düz saçları bakımlı ve temiz görünüyordu. Madenlerde vakit geçiren birine göre fazla temizdi. Öyle ki kirden sayılabilecek tek şey ayakkabısının kenarına sıçrayan minik bir toprak lekesiydi. Koyu lacivert ayakkabıları her gün temizleniyormuşçasına üstüne vuran şömine ateşiyle parıldıyordu.
"Her mahkumu odanıza çağırdığınızı sanmıyorum. Ne için gelmemi istediniz?"
Adam karşısında zoraki bir kahkaha attığında tüm yüzü loş ışıkta sivri görünmüştü. "Sabırsızsın da bakıyorum."
"Vaktimi verimli harcamayı tercih ediyorum diyelim."
"Tabii. Cezanı biliyorum. Kalan vaktini boşa geçirmemek esas sayılı günü kalanlar için önemli."
İşin ucunda ölüm vardı. Buradan çıkamazsa ölecekti. Ama idam tarihi hala net değildi. Jayda gelene kadar kendisini kurtarmanın bir yolunu bulacaktı.
"Eh öyle de denebilir." Elinden geldiğince duygusuz konuşmaya çalışıyordu.
"Güzel. O zaman senden istediğim şeyi yerine getirmek konusunda da bir sorun yaşamazsın." Bir şeker dumanı daha odaya dağıldı. "Sonuçta çevremize yararlı olmaktan bahsediyoruz."
Kapı çalındığında Müdür Parsin istifini bozmadan masasının tepesinden Jayden'a bakmaya devam etmişti. İçeri giren genç çocuk elindeki tepsiyle odanın diğer tarafındaki yuvarlak yemek masasına doğru ilerlerken Jayden'da yolu açmak için masaya yaklaştı. Tepsinin kapağını açtığında şekerli puro kokusunu bastıran et kokusu Jayden'ın midesinin kendisine günlerdir ne kadar aç olduğunu hatırlatmak istercesine ses çıkarmasına sebep olmuştu. Çocuk, tepsiden aldığı yahni tabağını masanın ortasına koyduktan sonra dolaptan çıkardığı iki şarap bardağının tozunu almaya başladı.
"KarKıranlar olarak oldukça yoğun çalışıyorsunuz. Hala kamp mı kuruyorsunuz yoksa daha yerleşik mi yaşamaya karar verdiniz?"
Jayden şimdi çok pahalı gözüken desenli tabakların ve çatal bıçakların tozunu alan çocuktan gözlerini ayırıp müdüre dönmüştü. Ziyaret sebebim belli oldu.
"Evet oldukça yoğun bir süreç geçirdik." Cümlesini bitirirken belli belirsiz bir şekilde omuzlarını silkmişti. Kurduğu cümlelerdeki kelimelere dikkat etmesi gerekiyordu çünkü herhangi bir dalgınlıkla kamplarıyla ilgili bir bilgi vermekten endişeleniyordu. Kısa ve havada cevaplar.
"Saldırılarınızda çok kontrollüsünüz. Kaç kişisiniz?"
"Yeterince kalabalığız."
"Masa hazır efendim."
Çocuk boş tepsiyle odanın uzak bir köşesine geçtiğinde müdür purosunu söndürüp masanın koyu ahşap ayaklarıyla takım olan uzun arkalıklı sandalyesine oturmuştu. Masadaki porselen tabakların içindeki yemeklerden her iki tabağa da paylaştırılmıştı.
"Jayden, sen de otur lütfen." Eliyle karşısındaki servis hazırlanmış yeri gösterdi. Bu teklifi geri çevirmek akıllıca olmazdı ve zaten masaya yaklaştıkça üstündeki tabakları süsleyen soslu etler, pişirilmiş sebzelerin çeşit çeşit kokuları reddetmesini daha da zorlaştırıyordu. Rüşvet.
"Soğutma lütfen, soslu yemekler sıcağını kaybedince bir şeye benzemez." Ahşap saplı bıçağıyla kestiği bifteğinden büyük bir lokmayı ağzına attıktan sonra devam etti. "Bak açık davranacağım. Kampınla ilgili ne kadar bilgi verirsen sana o kadar yardımcı olurum." Çatalıyla sıyırdığı sosu sebzenin üstüne sürüp bir lokma daha aldı.
Jayden önündeki tabağa dokunup dokunmamak karşısında kararsızdı. Tabağının yanındaki bıçak ise oldukça keskin görünüyordu. Üste çıkmamı sağlayacak yolu bilmeden hiçbir şey yapamam. Önündeki etten bir dilim kesip, ekşi sosun azında dağılmasına izin vermekten başka çaresi yoktu. Biraz et gücünü toplamasına da yardım ederdi elbet.
"Lezzetli değil mi?" Jayden lezzetten dört köşe olmuş ağzında lokmasını çiğnerken kapadığı gözlerini açtı. "Özel pişirtiyorum. Masam iki kişiliktir, yalnız yemekten hoşlanmam."
Jayden bir lokma daha aldıktan sonra çatal ve bıçağını tabağına bırakmaya karar verdi. Her lokmasında daha da borçlu olacağı hissine kapılmıştı.
"Üzgünüm. Aradığınız bilgileri benden öğrenemeyeceksiniz."
"Ah..."
Adam suratına yayılmak isteyen ciddi ifadeyi sırıtarak örtmeye çalışsa da bu cevabı almayı beklediği belliydi.
"Bu hapishanede ben olmasam güvenlik açığı olurdu biliyor musun?" Sanki havadan sudan konuşuyormuş gibi rahattı. "Yalnızca gardiyanları hayatta tutmuyorum."
Jayden'ın boş tehditlerle işi yoktu. Şu anda müdürün kuzeydeki askeri stratejiyi belirlemek için belli ki kendisine ihtiyacı vardı ve zaten kraliyet ünlü düşmanı Sorin kardeşlerden birini yakalamışken infaz edebileceği bir gösteri fırsatını ufak bir güvenlik sorunuyla harcamazdı. En azından şu sıralar değil.
"Eminim öyledir Bay Parsin." Adamın komutunu beklemeden ayağa kalktı. Buradaki işi bitmişti. Daha fazla yemeklere bakıp da iç geçirerek vaktini harcamak istemiyordu. "Ama dediğim gibi bilgi vermeyeceğim."
"Peki öyleyse." Ağzına bir lokma daha et atıp şarabından bir yudum aldıktan sonra kapının önündeki muhafızları çağırdı. "Belki yarına fikrin değişir."
Kapı arkasından kapandığında yeniden soğuk taş duvarlarla kaplı koridordaydı. Yarına fikrin değişir. Müdürün odasına bir daha gidecekti. Ama bu sefer hazırlıklı olmayı planlıyordu. Eğer kaçmanın yolunu bulacaksa bunu en iyi müdürün odasında bulurdu. Kütüphanenin altındaki çekmecelerde illa ki bir anahtar ya da kart bulunduruyor olmalıydı ya da masasının üstündeki karman çorman belgeleri daha net görmeyi deneyebilirdi hatta müdürün ağzından laf almaya bile çalışabilirdi. Yarın da odasına gideceksem bunu kullanabilirim. Kendi kaçışına yönelik bir şeyler bulamasa da KarKıranlar'ı ilgilendiren herhangi bir plan ve saldırıya ilişkin bir mektup bile bu riski alması için değerdi. En azından öğreneceklerimi Jayda'ya ulaştırmanın bir yolunu bulursam.
Yarın izleyeceği stratejiyi kafasında kurarken hücresine çıkan merdivenlere gelmişti bile. Hücre kapısını açan gardiyanın bileklerindeki zinciri çözmesini bekledikten sonra içeri girdi. Kapı arkasından kapandığında çoktan çalışma saatleri bittiği için hücrelerine dönen diğer mahkumlar gibi İlos da yatağında oturuyordu. Gardiyan koridorda kaybolunca ayağa fırlamıştı. Yorgun ifadesi meraklı gözlerle dolarak Jayden'a yaklaştı.
"Ne oldu? Nereye götürüldün?"
"Müdür beni çağırtmış." Elini artık kısacık olan saçlarının arasında gezdirdi. "Kamp hakkında bilgi almak istiyormuş."
"Sen ne dedin?"
"Ona bir şey söylemeyeceğimi tabii ki. İki yemekle aklımı çeleceğini sandı ama biz de enayi değiliz." Müdürün nasıl böyle bir ispiyonculuk yapacağını düşündüğüne alınmışçasına iç geçirerek kendisini yatağına bıraktı.
"Ne tür yemekler teklif etmişti ki?" İlos'un ilgisi müdürün dediklerinden çok yediklerine kaymış gibiydi.
"Soslu biftek, sebzeli bir karışım vardı." Sonradan hatırlayarak ekledi. "Bir de şarap."
"Lütfen az da olsa yedim de!"
İlos'un beş yıllık tutsaklığı boyunca yemek zorunda kaldığı şeyler muhtemelen Jayden'ın bu iki gündür yediklerine benzer öğünlerdi ve besleyiciliği de doyuruculuğu da oldukça azdı.
"Birkaç lokma almış olabilirim." İlos'un canı daha fazla çekmesin diye detay vermek istememişti. Zaten tabağında bıraktığı yemeği düşününce kendisi de üzüntü duyuyordu.
"Eti bırak bayat olmayan bir ekmeği bile ne zaman yedim hatırlamıyorum."
"Üzgünüm. Zor olmalı."
"Çok. Ama alışılıyor. Buranın sıcağına bile alıştım, hatta artık geceleri üstümü örtmem gerekiyor."
Uglen sıcaktı ama Jayden bile gece iki battaniyeyle üstünü örtme ihtiyacı hissetmişti. Tobin olsa muhtemelen soğuktan donardı. Bunu düşünmek içinden buruk bir hüzün dalgasının geçmesine sebep olmuştu.
"Geceleri kuzey kadar soğuk oluyor. Esinti nereden geliyor anlamadım."
"Duvarlardan geliyor. İlk haftamda o kadar üşümüştüm ki parmaklıklara battaniyelerden birini astım, rüzgarın bir kısmını keser diye ama tüm gece hiç kıpırdamadı bile." Yatağına serdiği kalın katmanı eline almıştı. "En azından iki battaniyeyi örtünce işini görüyor."
"Neyse ki." Duvarı daha yakından incelemek için kalktığında serin taşa elini koydu. "Kışın daha soğuk oluyor mu yoksa her mevsim aynı mı?"
"Her mevsim aynı. İlk yazımda biraz sıcak olur diye çok ümitlenmiştim ama bir derece bile oynamadı." Burada geçirdiği seneleri düşünüyordu. "Zamanında kuzeyde yaşayıp sıcağı özlemek garip, değil mi?"
"Hayır hayır değil." İlos'un sesinin çaresiz çıktığını fark etmemiş gibi konuşmaya devam etmeye çalıştı. Ama her kelime bir şekilde ailesine, kuzeye ya da beş yıldır özgür olmamasına çıkacak gibiydi.
"Peki kuzey nasıl? Son beş yılda neler değişti?"
"Fazla bir değişiklik yok aslında. Hala soğuk ve ormanlarla kaplı." İlos'un hapishaneye girdiği yıl ikizlerin de KarKıranlar'ın lideri oldukları yıldı. "Sen ne taraftaydın? Tüm bunlardan önce."
"Aspan. Ailem, ben ve tüm birliğimiz oradaydık."
"Ne yaşandı?" İlos'u sorularıyla rahatsız etmek istemese de hücre arkadaşını tanımak istiyordu. "Yani anlatmak istersen."
"Merak etme, ilk geldiğimde tam bir harabeye dönmüştüm ama şimdi o gün aklıma geldiğinde daha sakin kalabiliyorum." yeni yeni çıkmaya başlamış kızıl sakallarının yayıldığı çenesi kasılsa da duygusal bir ses tonuyla konuşuyordu. "Kampımız Aspan'ın kuzey tarafında kalıyordu. O gün de her sabah olduğu gibi ormanda yenilebilir bitkiler toplamaya çıkmıştık. Saat erken olduğu için serindi ama yine de ormanda vakit geçirmekten hoşlandığım için diğerleri kampa dönse de ben biraz daha uzaklaşmaya karar verdim. Dev ağaçların arasında karla kaplı yolda yürürken zaman o kadar hızlı geçmişti ki kampımızın yoluna girdiğimde çoktan öğlen olmuştu. Kış mevsiminde bazı günler Aspan'ın tepesine ne kadar sis çöker bilirsin. O gün de aynı o zamanlarda olduğu gibi bembeyaz bir sis tabakası vardı ama ben kampa yaklaştıkça o temiz sis kara bir dumana dönüştü. Çığlık seslerini duyduğumda artık önümü bile zor görmeye başlamıştım. Yanan evlerin içinden sürüklenerek çıkarılan arkadaşlarımı gördüm. Hemen yardıma koşmak istesem bile kraliyet askerleri beni fark ettiler. Ortalık resmen savaş alanına dönmüştü. Ağlayan insanların kendilerini çeken kollardan kurtulmaya çalışması, haykırışlar. Ailemin iyi olup olmadığını bile göremeden dar bir arabaya bindirilmiştim. Daha sonrasında da doğruca buraya getirildim zaten."
Jayden bu olayı hatırlıyordu. O sene Aspan'a yapılan saldırılar kuzeye kadar sıçramıştı ve maalesef tek saldırı İlos'un kampına yapılmamıştı. Yıkım çok büyük olduğu için belli mevsimleri ufak kasabalarda geçirmek yerine sürekli hareket halinde olan ufak gruplara bölünmeye karar vermelerinin başlıca sebebi de bu olmuştu zaten. Jayden o olaydan kimsenin sağ çıkmadığını da biliyordu ama bu bilgiyi kendisine saklamaya karar verdi. İlos'un daha fazla üzülmesine şimdilik gerek yoktu.
"Çok üzgünüm."
"Keşke o gün ormanda o kadar uzun kalmasaydım."
"Böyle bir şey yaşanacağını bilemezdin ki. Engel olmaya çalışırken sana da bir şey olabilirdi."
"Şimdi de çok farklı durumda değilim. Askerleri gördüğümde daha cesur davranabilirdim, yardım getirebilirdim ama onun yerine donup kaldım."
"Kimse böyle bir şeye hazırlıklı olamaz İlos. Ölmen hiçbir işe yaramazdı."
"Ne kadar adaletsiz bir sistem. Yargılanırken hakimin tutuklama gerekçesi olarak söylediği tek suçum neydi biliyor musun? Asil soya karşı gelen bir ırktan olmam." Eliyle omzunun arkasına, sırtına dokundu. "Bir orman perisi olduğum için yetmiş yıl ve arkadaşlarımı, komşularımı öldürmeye çalışan kraliyet askerlerini engellemem halkı korumasını önlüyormuşum gibi gösterildiği için yirmi yıl daha ceza verildi. Doksan yıl." Şimdi sesindeki öfke diğer duygularına göre daha netleşmişti. "Buradan çıktığım yaşta zaten kimseyi hayatta bulmayacağım. Ben de o kadar uzun yaşayamam zaten."
Jayden ne diyeceğini bilmiyordu. Kraliyetin farklı türlere karşı davranışları oldukça gaddarca olsa da ilk defa uzaktan haberi olduğu bir olayın detaylarını dinlemişti.
"Kraliyetin kendi benliğini almasına izin verme. Doksan yıl dolmadan da çıkabilirsin."
"Moral vermeye çalıştığın için teşekkürler ama çoktan benliğimi aldılar. O mahkemeden çıktığım ve kıyıma götürüldüğüm an bir peri olmaktan da çıktım."
"Kıyım mı?"
"Kesimhane. Benim gibi türleri götürdükleri yer. Buraya getirilmeden önce kanatlarım vardı." İlos'un omzunda tuttuğu elleri kasılmıştı. "Çağlar boyunca türümüzde görülen kuyruk ve boynuz gibi özellikler ırklar melezleştikçe yok olsa da kanatlarımızı korumayı başarmıştık. O kadar güçlü kanatlardı ki şimdi yerlerini alan kesik izleri bile tüm sırtımı kaplıyor."
"Lanet olsun." Bu çok gaddarcaydı.
"Aslında bazen burada olduğuma seviniyorum bile. Çünkü eğer ailem beni böyle görürse kahrolurlar. Muhtemelen kendi türüm beni kabul bile etmez."
"Böyle bir şey yaşanmazdı emin ol. Sen hala bir orman perisisin. Kanatlarını alsalar bile ruhunu ve inançlarını alamazlar."
Bazen fikir ayrılıkları yaşadıklarında orta yolu bulmak için konuyu şakaya vurur ya da motivasyonlarını kaybettiklerinde Tobin'le birbirlerini gaza getirmeye çalışırlardı. Şimdi İlos'un karamsar ruh halinden sıyrılması için çabalaması arkalara gömdüğü vicdan azabının kendisini hatırlatmasına sebep olmuştu. Başarabildi mi acaba? Arkadaşının yaralandığını görmüş olmak bile duyduğu suçluluk hissini körüklerken daha fazlasıyla başa çıkabilir miydi emin değildi.
"Yine de bunu test edecek kadar yaşamayacağım için memnunum. Bu çukurda ölecek olmak dışında sadece yaşayabileceğim şeyleri hayal ediyorum." Boğazını temizledikten sonra konuşmaya devam ettiğinde sesi yeniden Jayden'ın ilk tanıştığı yorgun ama canlı tonuna dönmüştü. "Hep benden konuştuk biraz da sen anlat. Ünlü Jayden Sorin."
"Ne öğrenmek istersin?"
"Nasıl yakalandığından başlayabilirsin mesela."
"Ah orası oldukça uzun bir hikaye ama kısaca anlatmak gerekirse bir çete tarafından yakalanıp Uglen'e getirilirken kaçmayı başardığımda kraliyet askerlerine yakalandım." Kollarını açarak hücresini gösterdi. "Şimdi de buradayım. İdam tarihimin açıklanmasını beklerken madenlerde çalıştırılıyorum."
"Oldukça talihsiz bir hikaye. İdam cezanı biliyordum ama yine de üzgünüm. Tüm bu dertlerimi sana döktüğüm için kötü hissettim şimdi."
"Hiç kötü hissetme." Burada fazla kalmayacağım.
"Peki kardeşin? Yakalandığından haberi var mıdır sence? Seni kurtarmaya gelir mi?"
"Umarım. İşi ona bırakmadan kendi başımın çaresine bakmayı tercih ederim gerçi. Öbür türlü beni kurtarırsa havasından geçilmez."
"Uyumlu çalışan kardeşler olduğunuzu duymuştum. Yaptıklarınız madenlere kadar geliyor."
"Ah evet. KarKıranlar'ın başına geçtiğimizden beri çoğu şeyi beraber atlattık." Jayden bu olayı da kolayca atlatacaklarını umuyordu.
"Kampınız ben çocukken bizim yerleşkemizden de geçerdi. Hala öyle mi? Diğer türlerle ilişkiniz devam ediyor mu?"
"Biz başa geçtikten sonra daha ufak gruplara bölündük ama evet, farklı türlerle iletişimi koparmadık. Ama orman perileri eskisi gibi pek ulaşılabilir değiller."
"Neden ki?" İlos'un sesi şaşırmış çıkmıştı.
Orman perilerinin Polaril'lerle bağları düşünülünce son dönemlerde ittifak için hevesli olmamaları hatta ulaşılabilir olmamaları bile topluluklarında hayal kırıklığına sebep olmuştu. Jayden ve Jayda da birkaç kez denese de bir süre sonra Yabanilerle kurdukları bağların kuvvetlenmesiyle perileri yeniden arama ihtiyacı duymamışlardı. Orman perileri yaşadıkları kıyımdan dolayı geride kalmaya karar verseler de İlos'u reddetme olasılığı olan tür kendi içinde bile cesur davranmazken Jayden'a göre endişelenecek pek bir şey yoktu.
"Topluluklarla ittifak kurma fikrine sıcak bakmıyorlar diyelim."
"Hiç konuşmayı denediniz mi ki? Eminim aralarından savaşmak isteyen çıkardı."
"Denedik ama ne zaman yerlerini tespit edip gitsek orayı terk etmiş oluyorlardı. Bir süre sonra o kadar uzaklaştılar ki daha fazla kuzeye gitmek tehlikeli hale gelecekti."
"Kuzeyde ne var ki? Periler o yaratıklardan dolayı Nesnar tarafına pek çıkmaz."
"Artık sadece Nesnar'da değiller." Son beş yılda gölge insanlar Aspan'ın kuzeyine kadar inmişlerdi. Muhtemelen İlos'un bir zamanlar bitki toplamaya çıktığı ormanlar artık yasak bölgeler arasındaydı. "Gölge insanlar yer değiştiriyor. Aspan'ın kuzeyindeki yerlere de saldırmaya başladılar."
"İyi de nasıl? Genelde kendi av bölgelerine yaklaşanları yakalarlar."
"Eskiden öyleydi. Artık kendi av bölgelerini oluşturuyor gibiler."
Hücrelerine vuran ışıkla etraf aydınlanınca İlos'un çattığı kaşlarının ortasında derin bir gölge oluştu. Sayım yapmaya başlamış gardiyanlar katları dolaşmaya başlamıştı.
"Ve güneye mi iniyorlar?"
"Evet öyle görünüyor. En azından son birkaç aydır öyle düşünmemizi sağlayacak kadar haber okuduk."
"Eğer doğruysa bunun fazla sebebi olamaz."
"Ne demek olamaz? Neden güneye indiklerini düşünüyorsun?"
"Gölge insanlar sadece içgüdüyle hareket etmiyorlar. Ağaçlarda geçirdiğimiz aylarda daha yakından görmüştük. Eğer güneye iniyorlarsa bir şeyden uzaklaşmaya çalışıyorlardır."
"Bilinçleri olduğunu mu söylüyorsun yani?"
"Hepsi olmasa da bazıları geri kalanına göre daha aykırı hareket ediyor. Bir şeylerden kaçıyor olmalılar."
"Normalde bölgelerini savunan bir tür neden kaçıyor olabilir ki?"
"Hiçbir fikrim yok."
Hücrelerine tutulan ışık uzaklaştıktan sonra sohbetlerine devam etmeseler de, Jayden bir süre tüm bu konuştuklarını düşünürken yorgun düşen göz kapaklarına daha fazla engel olamamıştı. İlk çan sesini duyduğunda garip siyah yaratıklarla savaştığı onuncu kabusunu görüyordu.