12
Jayda son hazırlıklarını tamamlayarak yola çıkmıştı. Atının eyerinin arkasından sarkan deri çantanın içine yolculuğu için biraz yemek ve istenmeyen bir karşılaşma yaşanırsa kullanmak üzere merhem ve bandaj yerleştirmişti. Atının da dayanabildiği şekilde, mümkün olduğunca hızlı ilerlemeye çalışıyordu fakat son gerçekleştirdikleri pusuda aldığı darbeler vücudunda morluklar oluşturmuş ve aradan günler geçmesine rağmen hala sızlıyordu. Jayda atı ufak bir tümsekten atlayarak geçince yüzünü ekşitti.
Erken saatlerde yola çıkmıştı. Yavaş yavaş aydınlanmaya başlayan gökyüzü ağaç yapraklarının arasından Jayda'nın yüzüne gelen sarı ışıklar yayıyordu. Yaklaşan kışla birlikte havada keskin bir kar kokusu vardı. Muhtemelen Jayda güneye yaklaştıkça bu kar kokusu giderek yok olacaktı çünkü havanın bu dönemlerde Uglen civarında kuzeydeki kadar soğuk olmadığını duymuştu. Serin havaya alışan biri için kesinlikle farklı bir deneyim olacaktı. Önce Jayden'ı bulalım da. Jayda hep yeni yerleri keşfetme arzusuyla uyurdu, özellikle küçükken ama bu keşif yolculuğunun böyle bir olay yüzünden gerçekleşeceğini hiç düşünmemişti. Ne dilediğine dikkat et. Üzüntüyle boynundaki zincire geçirdiği yüzüğü tuttu. Jayden'ı kurtardığında ona vereceği yüzüğü.
Jayda birkaç saat daha yol aldıktan sonra atını yavaşlattı ve ağaçların düz bir araziye doğru azalarak ilerlediği bir patikada durdurdu. Biraz mola vermek iyi olacaktı. Ve yemek yemek. İleride uzanan Kuzeykök ormanı ve arkasındaki dağlara baktı. Artık Aspan'dan çıkmak üzereydi. Muhtemelen yaklaşık üç günlük bir yolculuğun ardından gitmek istediği yere, Palon'a varacaktı. Umarım yolda yağmur bastırmaz. Bu varış süresini biraz daha uzatacak bir şanssızlık olurdu. Atından inip eyerinden deri çantayı çıkardığında atı dinlenip bir şeyler yemek üzere kıpırdandı. Jayda da çantasının içinden bir elma ve şimdilik taze kalmış bir ekmek çıkardı. Sırtını dev gövdeli ağaca yaslayarak oturup ekmeğin etrafına sarılı bezi açtığında yabani ot kokularına karışan taze çavdar kokusunu içine çekti. Fazla iştahı yoktu ama midesi bu yiyecekleri gördüğüne sevinmişti. Ekmekten bir parça koparıp ağzına attı ve gözlerini kapadı. Artık tepeye gelmiş güneş etrafı daha da ısıtmaya başlamış, ağaçların dallarında dans eden kuşların daha yüksek sesle cıvıldamalarını cesaretlendirir şekilde çevresine enerji dalgaları yayıyordu. Jayda bacaklarına vuran ışığın vücudunu ısıtmasına izin verdi. Hava fazla terletmese de hızlı ilerlediği için su kaybetmiş olmalıydı. Çantasından çıkardığı su matarasından birkaç yudum aldı. Palon'a varana kadar bazı göletlerin yanından geçtiğinde doldurmuş olsa da geriye kalan yolculuğundaki tek su kaynağı bu matara olacaktı. Oturduğu yer yüzünü güneşten koruyabileceği bir konumdaydı. Ekmeğinin yarısını yiyip örtüsüne sardıktan sonra elmayı doğramak için bıçağını çıkardı. Elmanın ağzında bıraktığı tatlımsı ve sulu tat eşliğinde ilerideki dağları izledi. Yüksek dağlar ardında kalan kenti, Ventios'u gizliyordu.
Ventios hem doğu hem batı yakasına giden ticaret gemilerinin uğradığı bir ticaret noktasıydı ve Assulon'un başkentiydi. Altın çağı zamanında Albis'lerin tahtının korunduğu saraydan tüm şehrin izlenebildiği söylenirdi. Kimseden bir şey saklayamazdınız, özellikle kraliyetten. Asillerin doğuşundan beri çoğu kurulun merkezi de ya burada bulunmuştu ya da taşınmıştı. Kraliyet askerlerinin eğitildiği savunma ve saldırı birliklerini yetiştiren örgütler dahil. Bu yüzden Jayda oraya elini kolunu sallayarak giremezdi, önce Palon'a uğrayacak olmasının sebebi de buydu.
Palon, Ventios'un biraz daha batısında kalan, balık ve tahıl ticaretiyle uğraşan bir yerleşkeydi. Başkente çok yakın olsa da kasaba az nüfuslu kalmayı başarabilmişti. Palon'a çoğunlukla ticaret yapan gezginlerin kısa süreli uğraması ikizlerin bazı işlerini buradan yürütmeleri için biçilmez kaftan olmuştu. Kasabanın merkezine yakın bir hanın alt katında çoğunlukla sponsorlarıyla gizli toplantılar düzenliyorlardı. Şimdi görmeye gittiği kişi de bu hanı kullanmalarına izin veren dostlarıydı. Kraliyetin arama ve baskınlarının arttırılmasından dolayı gelişmeleri mektuplar yoluyla aktardıkları için bir süredir görüşememişlerdi, handa yüz yüze yapılan son birkaç toplantıya da sadece Jayden katılmıştı. Jayda kasabayı bıraktığı gibi sakin bulacağını düşünmek istiyordu, uzun zamandır sadece mektuplaştıkları için ne görmeyi beklemesi gerektiği konusunda pek emin değildi.
―
Gökyüzündeki bulutlar rüzgarla süzülürken Jayda da atıyla aynı hızda ilerliyordu. Hava karardığında mola verip atını dinlendirdikten sonra tüm gece yol aldı. Üç günün ardından öğlene doğru Palon sınırına gelmişti. Hava yol boyunca hiç soğumamıştı ve bu yolculuğunun neredeyse keyifli geçmesine sebep olmuştu. Çayırlardan ve ormanlık arazilerden geçtiği her bölge hem manzarasıyla hem de farklı yabani ot ve çiçeklerin uçucu kokularıyla kışın geldiğini unutturmuştu.
Kasabanın içine girdiğinde yüzünü saklayacak şekilde başlığını kafasına geçirdi ve atından inerek arnavut kaldırımlı yolda yürümeye başladı. Yol, at arabalarının ve tahıl taşıyan araçların rahat geçebilmesi için Tustad gibi kentlerdekilere göre çok daha geniş yapılmıştı. Jayda yanından geçen, kendisiyle aynı ya da ters yöne giden insanların taşıdıkları buz dolu standların üstündeki kılçıkları ayıklanmış balıkların kokusunu yoğun bir şekilde alabiliyordu. Çoğu kişi elindeki taze gıdaları satabileceği dükkanlara girmek için yoldan ayrıldığında yolda yalnızca Jayda ve atı kalmıştı. Atının her adımında kaldırımda çıkardığı güçlü sesler, ufak camlı taş binaların içinden gelen konuşma seslerini bastırıyordu. Sınırda iki üç katlı ve bodur binalar yerini merkeze yaklaştıkça daha yüksek katlı hanlara ve pansiyonlara bırakmıştı. Bazı evlerin dışında kapıların önüne yerleştirilmiş mumlar görse de merkezde Runi Dayanışma günü için yapılan süslemeler daha fazlaydı. Neredeyse her hanın kapı ve camlarının önüne havadaki balık kokusunu örtüleyen çiçekler asılmış, bazı duvarlara boyalarla yöresel şekiller çizilmişti. Merkezdeki çeşmeden doldurdukları su dolu kovalarla yürüyenler dışında ortalık oldukça sakin sayılırdı. Saat öğlen olmasına rağmen kasaba hala Jayda'nın hatırladığı gibiydi. Şimdi daha da yaklaştığı hanın tepesinden sarkan ahşap tabela bile. Büyük harflerle 'Beyaz Avcı' tabelasındaki köşeleri aşınmış yazının rengi beyazdan açık griye dönse de hala oldukça okunaklıydı.
Atının yularını hanın girişindeki çitlere bağladıktan sonra ahşap kapıyı iterek içeri girdi. İçerisi de sayısı artmış birkaç masa sandalye dışında hatırladığı gibiydi, kapı hizasındaki birkaç camdan gelen ışığın aydınlattığı koyu renk ahşap zemin alanın dibindeki mutfakla oturma alanını ayıran bir bar masasına kadar uzanıyordu. Orta alandaki birkaç yuvarlak masa barın solunda kalan şöminenin yakınında duracak şekilde yerleştirilmişti. Sağ duvara dayalı beş masa birbirlerinden ayrılmalarını sağlayan açık kahverengi deri koltuklarıyla sıra sıra konumlandırılmıştı. Duvarlarda her masa başına denk gelecek şekilde yerleştirilmiş şamdanlardan sadece ikisi yanıyordu. Jayda mutfak tarafına doğru ilerlemeye devam etti. Kapının üstündeki mor, sarı ve yeşil renklerden oluşan vitraydan içeri giren gün ışığı barın koyu yeşil rengini olduğundan daha koyu gösteriyordu. Mutfak tarafından gelen su sesi dışında mekanda yalnız olduğu için ilerlemeye devam etti. Yaklaştıkça barın arka duvarında asılı figürleri daha net görebilmeye başlamıştı.
"Kapalıyız! Öğlen servisi bir saat sonra başlayacak."
Su sesini bastıran tok sesi duyunca Jayda mutlu oldu. Bu sesin sahibini tanıyordu. Yüzündeki örtüyü çıkarıp ilerlemeye devam etti, sessiz olmak için uğraşmasa da her adımında ahşap parkeden gelen gıcırtı sesleri daha da şiddetleniyordu.
"Attığın adımları duyabiliyorum." İçerideki su sesi durmuş, kapıdan ellerini havlusuna silerek çıkan Kaster görünmüştü. "Kapalıyız dedim duymuyor mu..." Jayda'yı görmesiyle cümlesini bitiremedi. Birkaç saniye süren bir duraksamanın ardından kocaman bir gülümsemeyle önlüğünü çıkarıp Jayda'ya ilerlemeye başladı.
"Jayda Sorin. Seni görmek çok güzel." Jayda bu sıkı kucaklaşmaya aynı samimiyetle karşılık verdi.
Kaster Abram, ikizlerle aileleri aracılığıyla tanışıyordu. Kraliyetin yargılama süreçleriyle ilgili değişiklikleri haber veren ve kamplarına yardım eden kişilerden biriydi. Aynı zamanda hanının alt katındaki alanı KarKıranlar'ın gizli toplantılarını yapabilmeleri için kullanmalarına izin veriyordu ki bu böyle bir dönemde herkesin almak isteyebileceği bir risk değildi. Kaster, şiddeti ikizler kadar savunmadığı için daha pasif yollarla destek olmaya çalışıyordu ve Jayda bunun için minnettardı. Ailesinin başına gelenlerden sonra kamplarına yardım etmek zorunda değildi ama o kendilerini yarı yolda bırakmamayı seçmişti. Jayda Kaster'in yaşadıklarını fazla detaylı bilmiyordu, bu konuda ona sorular sormaktan da kaçınıyordu çünkü yarasını deşmekten çekiniyordu ve zaten olanlar Kaster'in özeliydi. Bildiği tek şey annesinin kendilerini terk ettiğiydi. Babasıyla kalan Kaster ise çoğu zamanını hanı idare etmekle geçirmişti ki babasının sağlığı kötüleştikçe handa ilgilenmesi gereken işlerin sayısı da giderek artmıştı. Gerçi Jayda'nın gördüğü kadarıyla baba oğul ilişkileri de kusursuz değildi. Eskiden daha tatlı ve cana yakın olan adam terk edildikten sonra kendisini kaybetmişti. Kaster ikizlerden sekiz yaş büyük olduğu için duruma daha sakin ve bilge şekilde yaklaşmayı öğrenmişti. Bu sabrı da hanı idare ederken oldukça işine yarıyordu.
Sarılmaları bittikten sonra Kaster Jayda'yı duvar tarafındaki masaya yönlendirdi. "Aç mısın? İçecek bir şeyler ister misin?"
"Şimdi bir şey istemem, teşekkür ederim." Jayda kendisini aç hissetmiyordu. En son sabaha karşı yediği üzümlü kekle duruyordu ama Jayden'ın ne halde olduğunu bilmeden bir şeyler yemek kendisini suçlu hissettiriyordu. Kaster ortamda bariz bir şekilde beliren hüznü algılamıştı. Endişeyle çatılan sarı kalın kaşları, Jayda'yı inceleyen koyu iri gözleri hareket ettikçe daha da belirginleşiyordu.
"Hemen geliyorum." Elindeki kağıda bir şeyler yazıp bara doğru ilerledi. Uzun iri vücudundaki kaslar her adımında kasılıyordu. Kısa düz saçlarındaki kızıla kaçan sarı renk içerideki loşluğa rağmen ayırt edilebiliyordu. Barın üstündeki iğneli notluğa kağıdı taktıktan sonra Jayda'nın karşısındaki deri koltuğa oturdu. "Öğlen yemeği yiyeceksin. Şimdi neler oluyor anlat bana."
Jayda derin bir nefes aldı. Nereden başlaması gerektiğini düşünüyordu.
"Konu Jayden. Kaçırıldı." Kesinlikle konuyu bu şekilde söylemeyi planlamamıştı ama Kaster'in yüzündeki dehşet yanıt vermesini engelliyor gibiydi.
"Ki.. Kim tarafından? Ne zaman?" Kafasındaki soruları ayırmaya ve sırayla sormaya çalıştığı belliydi.
"Bir çete olduğunu düşünüyoruz. Tobin ve..." Jayda gözlerine hücum etmeye çalışan göz yaşlarını durdurmayı başarmıştı. "Tobin'i kaybettik."
Kaster eliyle yeni çıkmaya başlamış sakallarının henüz kapamadığı çenesindeki gamzesini ovuşturdu. "Lanet olsun."
"Yaklaşık iki hafta önce Tustad'a, Yule'ye gitmek için kamptan ayrılmışlardı." Kaster endişeli gözlerle Jayda'yı dinliyordu. Jayda kafasından geçen soruyu biliyordu. "Oraya giderken bir şey olmadı. Yule'ye gittikten sonra dönüş yolundayken bir şey olmuş olmalı."
Kaster şüpheli gözlerle Jayda'yı izliyordu. Hikayenin daha fazlası olduğu barizdi. Jayda emin olmadığı bir şey hakkında bu kadar net konuşmazdı. Verna'ya yüzük aldı.
"Dört gün önce bundan haberimiz oldu. Giderken yakalansalardı daha erken öğrenirdik. Yolculuk sürelerine bakınca ve oradan aldıkları bazı şeyleri görünce dönerken yakalanmış olmalılar."
"Çete hakkında ya da yapanlarla ilgili bir şey biliyor musunuz?"
İşte her şey burada karışıyordu çünkü kimin yaptığı netleşmemişti ve bu yüzden tamamen körlemesine ve içgüdülerine göre hareket etmeleri gerekecekti.
"Hayır. Ama iki türlü de Uglen'e götürülecek. Bu yüzden benim de oraya gitmem gerekiyor." Sesinin güçlü çıkması için uğraştı. "Jayden'ı yargılanmadan önce kurtarmalıyım."
Mutfak tarafından aşçılar girmeye başlamıştı. Porselen tabakların yerleştirilme sesleri, ocaktaki yağın cızırtısı ve kesme tahtasına vuran bıçağın ritmik sesleri ortamdaki kasvetli sessizliği bozmuştu. Hareketlenen hana birazdan öğlen yemeklerini yemek üzere insanlar gelmeye başlayacaktı. Kaster de mutfaktan yayılan yemek kokularını alınca düşüncelerinden sıyrılmış görünüyordu.
"Üst kata çıkalım, birazdan insanlar gelmeye başlar."
Giriş kapısıyla aynı hizadaki merdivenlerin başına geldiler. Aşağı inen dar merdivenler barın gerisinde depo kapısının ardında kalıyordu. Yukarı çıkan merdivenler ise hanın ortasından başlayacak şekilde yerleştirilmişti. İki yanındaki duvarların yüksek tavanla birbirlerine bağlanmasından dolayı merdivenler duvarın içine gizlenmiş gibi duruyordu. Üst kata ulaşmak için, üstüne kumaş kaplanmış uzun bir koridora varan merdivenlerden yukarı çıktılar. Sağdaki ahşap mavimsi kapı da Jayda'nın hatırladığı gibiydi.
"Babam uyuyordur." Kaster kapıyı açıp içeri girerken Jayda da peşinden yürüyordu. Ev küçük ve bol ışık alan bir konumdaydı ki bu Jayda'nın az önce loş bir yerden gelmiş olmasından dolayı gözlerini rahatsızlıkla kırpıştırmasına neden oldu. Kapının solunda kalan odanın kapısı aralık bırakılmıştı. Kısa koridorda yürüdükten sonra perdeleri yarı çekilmiş salona ulaştılar. Kumaşı eskimiş ikili koltuk duvara dayanmıştı ve önündeki sehpanın üstünde bir önceki günden kalmış gibi görünen bir çorba tabağı vardı. Ufak bir dolap ve çalışma masası haline gelmiş yemek masası da cam tarafına doğru yerleştirilmişti ki bu zaten odadaki hareket edilebilecek alanı büyük ölçüde azaltmıştı. Jayda koltuklara oturduğunda Kaster de yanına oturdu. Merdivenden çıkarlarken kafasında plan yapmış olmalıydı çünkü aklındakileri unutmamak için hemen konuşmaya başladı.
"Uglen'e gitmek için en hızlı yolu seçeceğini düşünüyorum." Jayda onaylarcasına başını salladı. "Ventios üzerinden trenle gitmen gerekeceğinin farkındasındır muhtemelen." Bir baş sallama daha. "Daha farklı ulaşım yolları da var, daha güvenli olanlar... Ama en hızlısı..." Son cümlesi daha ziyade kendi iç sesiyle konuşması gibiydi, tren yolunun tehlikeli olduğunu biliyordu.
"En hızlısı tren. İnan bana diğer yolları düşündük." Daha fazla tartışmaya gerek yoktu. Kaster de durumun ciddiyetinin farkındaydı bu yüzden üstelememişti.
"Bugün akşama doğru Ventios'tan geçecek bir tahıl arabası yola çıkacak."
Jayda atıyla gitmeyi tercih ederdi. Belli duraklarda durması ona vakit kaybettirecekti. Kaster aklından geçenleri anlamışçasına kafasını salladı. "Hayır. Atınla gidemezsin. Orada nereye bırakacaksın? Ayrıca öyle at sırtında insanları kafalarına göre sınırdan geçirmiyorlar, daha içeri giremeden vurulursun."
Odadan kısık bir horlama sesi duyuldu. Kaster'in babası sakatlandığından dolayı yataklara düşmüştü ve çoğunlukla evlerinde vakit geçirirdi çünkü bir yerden bir yere gitmek için Kaster'in onu taşıması gerekiyordu. Aynı zamanda kimsenin kendisini bu şekilde görmesini de istememişti.
"Mrey hala Ventios'da mı?"
"Evet." Kaster ayağa kalkıp dolabın çaprazındaki masanın üstündeki kağıtları karıştırmaya başladı. Oda yüksek tavanlı olmasaydı Kaster muhtemelen bu evde C şeklinde yürümek zorunda kalırdı çünkü şu an bile evin içine sıkıştırılmış gibi duruyordu. "Hah!" Rahatlamış bir ifadeyle elindeki kağıdı Jayda'ya gösterdi. Koyu gri mürekkeple yazılmış bir mektuptu bu.
"Tahıl arabası seni kentin içinde indirecek. Pazar yerlerine çok yakın bir alanda Mrey'in işlettiği yerlerden biri var." Ayakta durmaya devam etti, masasında boş bir kağıt arıyordu. "Ben önden yine de haber göndermeye çalışacağım ama oraya vardığında nereye gideceğini bilmen daha kolay olur." Elindeki kağıtlarla kapıya yöneldiğinde Jayda'ya baktı. "Ufak da olsa bir B planımız da var sayılır." Kaster'in Jayda'nın plansız hareket ettiğine şaşırsa bile belli etmemesine sevinmişti. Zaten kendisi de durumun gayet farkındaydı bir de çevresi belirtince hiç yardımcı olmuyordu. Esas Uglen'de ne yapacağım?
"Şimdi aşağıya inmem gerekiyor. Atını ahıra götürteceğim." Kaster yüzündeki endişeyi silmeyi başarmış görünüyordu. Jayda kendisinin yaşadığı korkunun ne kadarını gösteriyor olduğunu düşünmeden edemedi. "Yemeğin birazdan gelir. Sen de biraz dinlenmeye çalış."
―
Kaster'in hazırladığı et sote ve patates püresini yedikten sonra bir süre koltukta oturup Mrey'in mektubundaki adresi incelemişti. Atına bağladığı çantası yanındaydı. Dansçıyadokundu. Minik okları ve belindeki silahlar yerlerinde duyuyordu. Jayda yolculuk vaktinin gelmesini beklerken silahlarını o kadar fazla kontrol etmişti ki zaten bir yere gidemezlerdi. Camın yarı açık perdelerinden süzülen gün ışığını yüzünde hissetmeye çalıştı. Kafasını dağıtmaya çalışıyordu. Evin içinde yürümek için ayağa kalktı. Dikkat çekmemek için en hareketli saatlerde hana inmemeye karar vermişti. Tanınmazdı gerçi ama yine de Kaster'in başını belaya sokmak istememişti. Evdeki on adımlık turunun ardından başladığı noktaya geri döndü. Bay Abram uykusunda bir mücadele içinde olmalıydı. Odaya aşağı katta yemek yiyenlerin kahkaha ve konuşma sesleri dışında mırıldanma sesleri de geliyordu. Jayda sessizce koridorda yürüyüp girişin çaprazındaki aralık kapıdan içeri baktı. Bay Abram yüzü cama doğru bakacak şekilde yatıyordu. Horlamaya dönüşen mırıltılar arasında kaşlarını çatıyordu.
Bay Abram, Jayda'nın hana yaptığı önceki ziyaretlerine göre çok daha zayıflamış görünüyordu. Eskisine göre daha fazla uyuduğundan zaten haberi vardı ama böyle bir manzarayla karşılaşmayı beklememişti. Jayda'nın hatırladığı Bay Abram kamplarıyla ilgili planlarına hep katılan ve içindeki milliyetçi duyguyu sonuna kadar yaşayan bir adamdı. İlk isyandan döndükten sonra değişen tavırları Kaster'in annesinin evi terk etmesinin ardından daha da kötüleşmiş ve kadının ölüm haberini gazeteden öğrendikten sonra bambaşka bir hale bürünmüştü. Jayda bu konuda en çok Kaster'e üzülüyordu. Babası savaştayken annesiyle bir arada olup bir sene içerisinde hem annesini hem de babasını kaybetmesi en çok onu sarsmış olmalıydı. Babası kadının nereye gittiğini bulmaya çalışsa da olayın öfkesini hep oğluna kusmuştu. Üstelik annesinin ölüm haberini bir gazeteden öğrenince Kaster'in içinde bir şeyler parçalanmış olmalıydı. Jayda Kaster'in takındığı o umursamaz görüntünün bir rol olduğuna emindi. Rol yapanlar diğer rol yapanları tanırdı. İçindeki o mutlu çocuğun erken yaşta gömülmesi Kaster'in anlatmadığı başka olaylarla da körüklenmiş olmalıydı.
Bay Abram şimdi daha huzurlu görünüyordu. Rüyasındaki mücadeleyi kazanmış olmalıydı.
―
Jayda tahıl arabasına bindikten birkaç saat sonra hava tamamen kararmıştı. Birkaç saati uyuyarak geçirse bile kendisini dinlenmiş hissetmiyordu. İki gün boyunca birkaç kasaba ve yerleşkede durup gıda ticareti yapılmasını izledi. Arabanın taşıdığı diğer yolcuların birkaçı bu duraklarda inmiş ve yerine yenileri eklenmişti. Yalnızca kendisinin taşınmıyor oluşu rahatlatıcıydı. En azından köylere girdiklerinde samanların arasına gizlenmek için çaba sarf etmiyordu. Yalnız olsa daha çok göze batardı.
Durdukları köylerdeki insanların yorgun ifadeleri can sıkıcıydı. Halkın fakirliği belli duraklarda fazla göze batmasa da kirli kıyafetler ve yırtık ayakkabılar giymelerinden, iki ekmeği alırken düşünmelerinden belli oluyordu. Jayda'ların kampı KarKıranlar ormanda yaşamalarına rağmen daha fazla imkana sahip olmalıydı. Jayda içinde yükselen öfke ve suçluluk duygusunu hissedebiliyordu. Bu sistemi çökertmek, adaleti sağlamak için kraliyeti çok daha derinden sarsmaları gerekiyordu.
―
Sabah saatlerinde Ventios'a varmışlardı. Araba sarsılarak durduğunda inen tek kişi Jayda oldu. Kaster'in dediği gibi limana yakın bir pazar yerinde indirilmişti. At arabasının uzaklaşmasını izledi. Gece fazla uyuyamadığı için yol boyunca çevresini izleme fırsatı bulmuştu ama hava aydınlıkken her şeyi çok daha net ve ayrıntılı şekilde görebiliyordu. Halk meydanına uzanan kaldırımda yürüyen insanları ve yoldan geçen at arabalarını izledi. Saate rağmen kalabalıktı. Jayda eliyle farkında olmadan Dansçıya dokundu. Çevrede yürüyen bir asker yoktu ama yine de tetikteydi. Yüzünü kapatan örtü, pazar yerinde dolaşan birkaç kadında daha olduğu için fazla göze batmıyordu. Havadaki nem yüzünden sıcaklasa da hırkasının önünü açmakla yetindi. Çoğu yeni kurulan standların arasında ilerlemeye başladı. Meyve ve sebzelerin üstüne yerleştirilen fiyat etiketlerine söylenen müşteriyi sakinleştirmeye çalışan satıcı çaresiz görünüyordu. Bir diğer stantta irice bir adam ceketindeki gülü düzelten adama bir şeyler anlatıyordu. Kaldırımdan geçen at arabalarının tekerleklerinden çıkan sesler, denizden gelen esintiyle havalanan martı seslerine karışıyordu. Soğuk esinti yüzünden önünü ilikleyen kadının elbisesinin eteğinin yerde sürünürken çıkardığı hışırdama sesinin yanından geçmesine izin verdi. Denizi daha net görse bile rıhtıma fazla yaklaşmamıştı. Gelen gemileri uzaktan seçebiliyordu. Her birinden atlayan mürettebatın indirdiği fıçıları kaldırıma dizmelerini izledi. Rıhtıma bakan depoların arkasındaki binaların camlarındaki süslemeler Palon'da gördüğüne göre çok daha fazla ve gösterişliydi. Bazı kapılardaki üçlü mumlar tüm gece yanmış olmalarından dolayı erimişti. Sokakların üstünü kaplayan ince teller iki binanın arasına bağlanmıştı. Muhtemelen ilerleyen günlerde oralara Ventios'un çiçekli devasa bayrağı asılacaktı. Solunda kalan dağların önündeki heybetli saraya ve çevresine örülmüş duvarlara baktı. Üstüne vuran gün ışığıyla birlikte çok daha açık renkli görünen krem rengi duvarlar dayanışma günü için bayraklarla süslenmişti. Etraf saate göre gürültülü olsa bile Jayda rahatsız olmamıştı. Aksine çevresindeki hareketlilik garip bir şekilde sakinleştirici gelmişti. Silahını tutuyor olmasına rağmen attığı adımlarda endişe hissetmiyordu. Ventios'a o kadar uzun zaman önce gelmişti ki hafızasını tazeliyor olmaktan memnundu.
O sırada arkasından kendisine seslenildiğini duydu.